■
Yarım yüzyıl önceydi. Dünya az nüfuslu bir dünyaydı, başkalarının hayatına derinlik katan insan sayısı bugünkü çok nüfuslu dünyada olduğundan daha fazlaydı. Duygularımızın bekçiliğini yapmayı henüz öğrenmemiştik. Çocuktuk, dünya bizim için henüz iyi kalpli bir dünyaydı. Ben on iki yaşında bir çam perisiydim, o on altı yaşında bir zeytin perisi.[1] Zeytin perisi beni köylerindeki hayra götürmeye söz vermişti. Köy hayrı nedir derseniz, bütün komşu köylerin davetli olduğu bir gün. Önce mevlit, arkasından yemek ikramı, kaynaşma, kalabalık, şenlik, davul zurna— köylülerin yaşam savaşının onlara zorla kabul ettirdiği küçük üçkâğıtçılıkları bir günlüğüne unutup, kendilerini yüzyıllara dayanan bir geleneğin içinde kökleşik duygulara sahip iyi kalpli insanlar olarak hissettiği, babaların gelenek içinde Baba, annelerin gelenek içinde Ana olduğu, herkesin kaynaştığı, köyde o güne kadar süregelen yorucu ahlak baskısının böyle yekpare güzel bir topluluğu yaşattığı için gün sonuna dek neredeyse olumlandığı, iyimserlik rüzgârının estiği, masalsı yüce köy ruhunun şahlandığı bir gün.
Dedemle birlikte köy meydanına girdiğimizde mevlit başlamıştı. Kahve boştu, herkes camideydi. Uzakta yemek yapan kadınların bir şarkı gibi tonladıkları bağrışmaları, mevlithanların açık cami pencerelerinden gelen seslerine karışıyordu. Öğle namazını da katarsak mevlidin bitmesine— hayır yemeğine bir saat vardı. Dedem camiye girince önümde zeytin perisini aramak için uzun, tehlikesiz, güneşli bir vakit açılmıştı. Koklaya koklaya nerede olduğunu bulacaktım— kara tende keçi kokusu, onu tanıdığımdan beri gittiğim her yerde beni takip eden koku. Köy meydanını, meydana açılan yakın sokakları iki kere döndüm, gözümü kulağımı burnumu kullanarak aradım, dolaştım dolaştım, ama onu bulamadım. Uzaktan gelen kadın seslerini takip edip kazanların içinde keşkek çekilen yere geldim. Genç kadınlar tahta tokmaklarla keşkek çekerken yaptıkları işe o kadar kilitlenmişlerdi ki onların güzel aldırışsızlığı beni o an nesnelere ait dünyadan dışarı attı. Güneşin kuvvetiyle varoluşu korkutarak şeylerin belirginliğini azalttığı öğle sıcağında, dünya beni ne yaparsam yapayım içine almayacak gibiydi. Kadınları seyrederken, eriyik havanın içinde yalnız beni kuşatan bir hücreye hapsolmuştum. İç sıkıntısıyla dolu düşünceler enseme üflenen serin bir solukla birlikte dağıldı. Zeytin perisiydi bu.
Kolunu her zamanki gibi boynuma dolayarak beni kendine çekti. Kahveye doğru yürürken benim henüz tanımadığım bir yarışı kazanmış gibi ileri doğru bakarak gülüyordu. Genç bir çobanın bembeyaz dişleri. Onun bu güzelliği bana niye terk edilmişliğin üzüntüsünü veriyor? Ben niye bu buluşmanın keyfi içinde onun gibi bembeyaz gülemiyor, onun bu üstünlüğünü kabullenip kendimi vücuduma dolanmış bu kolların neşesine bırakamıyor, kendimi dışlanmış hissediyorum? Merdivenlerden kahveye tırmandık. Neredeydin diye sordum. Camideydim diyerek beni kahvenin önünde çalmaya hazırlanan davulcunun, köy delikanlılarının yanına götürdü. Kolunu boynumdan çekti, hava kollarından boşalan yeri hafif serinleterek doldurdu, yalıtıcı hücreme tekrar hapsolmuştum. Beni yanında tutuyor, arkadaşlarıyla şakalaşıyordu. Orada öylece kaldım. Kimse merak edip bana kim olduğumu sormadı. Kahveye doğru döndüm. Ayrılacağımı anlayan zeytin perisi kocaman eliyle elimi tuttu, ben yürürken ellerimiz yavaşça birbirinden ayrıldı. Beni hiç konuşma gerektirmeyecek kadar kendinden biri olarak görmesine alışamıyordum.
Kahvedeki masalardan birinde boş bir sandalye bularak oturdum. Köyün delikanlıları davulcu ile zurnacının yanında, zamanla ancak yerleşik bir erkeklik duygusundan beslendiğini öğrendiğim gösterişli bir ciddiyetle, ağır, ölçülü hareketlerle zeybek oynuyordu. Onları seyretmeye başladım. Delikanlılar kollarını gururla yukarı doğru her kaldırdığında zeytin perisi de yalnız benim görebildiğim büyük, beyaz, doğaüstü kanatlarını yukarı doğru açıyor, kafasını yana doğru eğiyor, gözleriyle gözlerimi buluyor, kimsenin göremediği sihirli ışığı gözlerime gönderip beni kendine mühürlüyordu. Sonra hepsi birden dizlerini toprağa vuruyordu. O anı çok iyi hatırlıyorum. Dizini yere ilk vurduğunda ona duyduğum aşktan artık geriye bir dönüş olmadığını anlamıştım. Zeytin perisiydi, ama şimdi bir de büyük kanatlarını yanlara açan yiğit bir efe olmuştu. Onsuz yapamayacağımı anlamış, korkmuştum. Onun hareketleri beni oturduğum yere âdeta gömmüş, hareketsizleştirmişti. Nasıl oluyor bilmiyordum ama efeler canlandıkça benim yaşarlığım sanki elimden alınıyordu. Onun hayat kaynağına yakın durma ihtiyacını hissettikçe artan güçsüzlüğümün üzüntüsünü yaşıyor, o benim melankolik zihnimde yenilmez bir güce kavuştukça kendi çaresizliğime gömülüp beni ondan ayıran şeyin şekilsiz acısı içinde ona daha çok âşık oluyordum. O gün o yaşta neye üzüldüğümü tam bilmiyordum, ama üzüntüyü bütün gücüyle hissediyor, oturduğum yerde küçülüyordum.
[ Neye üzülüyorsun on iki yaşındaki çam perisi?— Bilmiyorsun. Sana söyleyeyim ben neye üzülüyorsun— onda âşık olduğun her yaşam belirtisi seni o yaşama duyduğun sonsuz özlemle yaralıyor, sen dibe çekildikçe onun sana duyduğu arzu senden daha uzaklaşarak sana sahip olma imkânını kaybediyor, aşkının imkânsızlığını anlıyorsun, üzüntün buna. ]
Bir adam geldi. Yüzünü göremeden yanımdaki sandalyeye hızla gelip oturdu. Ayakkabılarından anladım, köyden biri değildi, şehirliydi. Kimdi bilmiyorum, herhalde bir müddet karşıdan beni izlemişti. Oturduktan az sonra, bana doğru dönmeden, gözünü zeybek oynayanlardan ayırmadan, yalnız benim duyacağım bir sesle konuşmaya başladı. Bana dönük konuşmadığı için arada kaçırdığım kelimeler oluyordu.
Ona hayatın boyu eşlik etmeye gönüllüsün değil mi? Cebine girmek, orada kendini görünmez sanmak, nereye giderse sessizce beraberinde bulunmak— güzel yaşamazlığa kavuşmak. Onu seviyorsun, [ … ] seyrettiğin şu aldırmazlığına, kendinden başka hiçbir şeye ihtiyacı olmamasına hayranlık duyuyorsun. Asla kavuşamayacağını bildiğin halde bu ihtiyaçsızlığın iç özünün, varsa öyle bir şey, bedenine yayılmasını, sende çoğalmasını, sana sahip olmasını— seni ele geçirip yuva kurmasını istiyorsun. Onunla öyle bir iç içe olacaksın ki ona ihtiyacını hissetmeyeceksin. Onu öyle bir seveceksin ki yanından geçse onu tanımayacaksın. İşte burada oturmuş, yaklaşan bir felaketi ardına kadar açılmış gözlerle soğurarak merakla seyreden bir çocuk gibi, onun yüksek varoluşunu seyrediyorsun. [ … ] saflık arayışını her zaman gömer, keşke biraz [ … ] olabilseydin. [ … ] seni nihayetinde köle yapar. [ … ] istiyorsun. Onu çok iyi tanıdığını sanmıyorum, buna rağmen artık o olmadan yarım kalacağını düşünüyorsun. Bu neden böyle? Niye tersi değil? Niye sen onun [ … ], o senin kölen değil? Bu [ … ] sana nereden geldiğini bilmiyorsun ama [ … ] ettiği sıkıntıya bakarsan karmaşık bir yerden geliyor. Adını sana bile söylemeye cesaret edemeyen istek— seni burada, herkesin içinde yalnız kılan şey. Herkes efendi olmak ister, sen [ … ] olmak istiyorsun. Herkesten ayrı düşmenin üzüntüsü o kadar kuvvetli ki duyduğun arzunun neşesini bir türlü serbest bırakmıyor. Senin hapsolduğun güzel hapishaneye kimse giremez, o bile.
Onu hem içine almak istiyorsun hem de birleşme anının üzüntüsünü duyuyorsun. Keşke her şey başka türlü olsaydı. Keşke yanındaki arkadaşları gibi kaynaşmayı iç içe değil yan yana kutlama imkânı olsaydı. Keşke [ … ] senin [ … ] başka bir yere akıtsaydı. Monaddır onlar, senin gibi tamamlanmayı beklemez. Sen [ … ] değilsin, sana girdiğinde içinde çoğalmayacak, orada da monad kalacak. Sen imkânsızsan, o da imkânsız. Erkek imkânsızdır, beraber çoklu bir imkânsızlığı yaşayacaksınız. Kucak aramıyor o, kucak arayan sensin. Ne büyük talihsizlik kucak arayan birinin bulduğu kucağa oturduğunda bile bu kadar kucaksız olması— bitmeyen özlem, bu imkânsızlık. Kimi arıyorsun? Dikkat et, kendini öldüreceksin. Onun senin üstünde kurduğu iktidar sana asla yetmeyecek, gün gelecek bu iktidarı kuramadığı için ondan nefret edeceksin. [ … ] dibi yoktur.
Birazdan zeybek bitince seni caminin arkasındaki köy tuvaletine çağıracak. İyi bir [ … ] hayır demez, git. Ama dönerken o karanlık kulübede [ … ] unutma.
Adam sustu. Sonra davul zurna aniden sona erdi. Zeybek oynayan delikanlıların kolları havada yan yana bir müddet asılı kaldı. Sonra adam yerinden kalktı, meydanı geçerek benden uzaklaştı. Yüzünü göremedim ama ardından nasıl biri olduğunu az çok anlayacak kadar yürüyüşünü seyrettim. Yalnızların cehtsiz güzelliğine sahipti. Sonra zeytin perisinin başparmağını işaretparmağıyla birlikte ağzına sokup göğe doğru çaldığı o ıslığı duydum. Beni çağırıyordu. Gözleriyle, kimsenin fark etmeyeceği bir şekilde caminin arkasındaki tuvaleti işaret etti. Beni neye çağırdığını anlamıştım. Baktım, gündüz vakti açık unutulmuş kırmızı ışık güneş ışığında yoğunluğunu kaybederek tuvaletin kapısından dışarı yayılıyordu. Kendimi çok öldürdüm, bu cinayetlerin ilkini yaşamak için beyaz kanatlı esmer çobanın arkasından tuvalete doğru yürüdüm.
[1] Çam perisi ile zeytin perisinin tanışma hikâyesi—birinci bölüm, ikinci bölüm.
2 Ekim 2026
