Tracey Emin’in video-şiirlerinin ilginçliği aynı anda iki sebepten ileri geliyor: videoların hareketli görüntülerden oluşmaması ama bir yandan da içermiş oldukları kelimelerin, diyelim ki imgelerin ya da görselliklerinin okunaksız oluşu. Bir bakıma ne video ne de şiir bu işler, daha ziyade iki imgesel mecra/sanatın kesiştiği noktanın alt sınırında, asgari limitinde konumlanıyor gibiler; birer “altta/arada-video-şiir”ler diyelim.
Çok az sanatçının (Samuel Beckett gibi) minimalizmi imgenin neredeyse yok olacağı noktaya dek ittiğini biliyoruz ve işte, Emin de onlardan biri. Aslında video-şiirleriyle yaptığı şey, temelde videoyu ve şiiri asli deneyimsel niteliklerinden (video için hareket/zaman, şiir için okunaklılık) soyarak, onların ardındaki, daha doğrusu sezilen yoğunluğu (az da olsa) açığa çıkartmak. Diğer bir deyişle, görme edimi ile okuma ediminin kesiştiği o kısacık, sonsuz küçük anda ortaya çıkan duyguların duyumunu billurlaştırmak.
Emin bunu nasıl yapıyor? Sesle. Aslında yaptığı tek şey, bir videosu hariç (She Lay There), hâlihazırda yazmış olduğunu okumak ve okurken tonu (yalnızca ses tonunu da değil, duygusal tonu da) imgeye, ifadeye, bu örnekte şiire iade etmek. Böylelikle de şiir okunamasa da, video hareket etmese de, Emin’in yazdıklarının “duygusu geçiyor” kişiye, zira mesele okunanın yarattığı duygu, yoksa onun okunurluğu ya da okuma hareketinin kendisi değil.
Tam da bu nedenle, Emin’in video-şiirlerinde ton değişiyor, sıklıkla resmî ya da soğuk kalsa da. Mesela I Can’t Love Anymore’da bağırılıyor, oysaki I Lay Here’da usul ve uslu bir ses duyuyoruz, Feel Your Touch’ta ise doğrudan, direkt bir hitapla duyuruyor yazılanı Emin. Sesteki bu değişim, imgede hiçbir şey değişmese ve değişemese de önemli, zira aynı anda yazıyla ilişkilenebilir olan ve ona zaman ve tabii imge katan tek şey o. Aslında bunlar video-şiirlerse, tam da bu açıdan, aynı anda başka bir şeyler de: Ses-şiir.
Emin’in videolarını hareketsiz, yazdıklarını okunaksız kılması, bu minvalde, makulden çok gerekli, çünkü amacı, videoyu ve şiiri, giderek de dili bizzat ve bilhassa deneyimlenebilirliğinden soyutlayarak, ortada sadece deneyimlenenin kendisini bir tür imalı tortu olarak bırakmak. Videoyu durdursak da aynı şeyi görmemiz, yani “dünyadaki tüm zamanın bizim olması”, fakat buna karşın gözümüzün önünde yazılı olanı okuyamamamız da bundan. Sadece kısa bir süreliğine bakadurmamız talep ediliyor bizden, yoksa ne görmemiz ne de duymamız.
Ama yine de, nedir söz konusu olan? Dinlememiz: İşte bizden istenen, talep edilen bu, basitçe. Videoların kısacık, en uzununun otuz saniye kadar olması da aynı nedenle: Kısacık bir anda gerçekleşecek ki her şey, anda yazılanın duygusu, ne kadar soğuk ya da sıcak olursa olsun, duyulacak. “Anın harareti” (asla “anın hareketi” değil) videonun bedeninde, ama ayrıca kâğıdın üstünde, böylece video-şiirde kapılacak. Video görme için değil, okuma için de değil, kelimenin her iki anlamıyla (hearing ve sensing olarak) duyma için kullanılacak diyelim.
Dolayısıyla, bu videoların okunaksız olana ve onun duyumuna dair olduğunu söylemek de mümkün. Okunaksız okunaksız, çünkü anlaşılsın, öyleyse duygu yaratsın istenmiyor, buna binaen de video hareketsiz, çünkü ancak bu şekilde zamanla, saf zamanla, akıp giden sesin zamanıyla, görüntüden “ötede” konumlanan bir zamanla özdeşleşebiliyor. Zaman var, duygu var, ama işte, o başka şeyinki, sesinki.
Peki, bunlar neden video-şiirler, hâlâ ve fazlasıyla sese ait ve tabilerse? Ses aslında bir taşıyıcı, bir aktarıcı, bir transmitter; ondan. Şüphesiz ki Emin’in işlerini birer “ses sanatı”, sound art örneği olarak “okumak” da mümkün, ama eşanlı olarak, bu işlerin, içeriği ve biçimiyle, birer “görsel sanat”, visual art örneği olduğunu yadsımak da olası değil. Emin’in amacı, basitçe okumanın duygusunu, okumadaki duyguyu “geçirmek” değil çünkü; bunu seyirci hiç mi hiç yapamazken yapmak daha ziyade. Kontrast burada: O okuyacak, biz dinleyeceğiz (ve belki, olasıysa, imkânlıysa göreceğiz, imgeleyeceğiz; her şiir ve videonun yaptığı gibi, kendince).
Soralım yine de: Neden? Ne amaçla? Tekrarlarsak: Duyumu en billur hâliyle deneyim edebilelim diye. Fakat sorulacaktır da: Bu sıklıkla donuk olan sesten ne tür bir deneyim elde edilebilir ki? Doğru, fakat her hâlükârda işlem de sabit Emin’in video-şiirlerinde: Yazıya geçirilmiş olan maddenin (an) okunuşuyla, aynı anda da okunamaz kılınmasıyla, tabii videonun da hareketsizleştirilmek, fotoğrafa dönüştürülmek suretiyle okumaya kapatılmasıyla, fotoğraf-video-şiiri okuyan sesin duyduğu neyse onu duyuran bir videoyu, böylece onu duyan bir seyirciyi imal etmek. Seste duyumu billurlaştırırken, bu duyumu seyirciye de nakletmek.
Peki, niye ses? Aslında Emin’in tahayyül ettiği hâliyle video-şiirin mantığının şart koştuğu bir nedenle, hatta seyirciye kadar uzanan bir sebeple. Şöyle ki, videolar aslında üç katmanlı bir kayıt çevriminden oluşuyor ve ses de bu çevrimin son halkasını oluşturuyor. Önce yazılı kayıt var, sonra o kaydı kayda alan fotoğraf/video, ardından da bu kaydın kendisini yazı-görü kayıt olarak kullanan ve onlar kadar kaydedilen, kaydedilmiş olan ses var. Ses son halkaysa, neden, okunaksızlaştırılmış ama okunur olanın seste billurlaşması için diğer halkaların zaruri olması. Başka bir deyişle, yazılmış olanın, görsel kaydı alınmış olanın, “seslendirme” için zaruri ön koşulları oluşturması.
Bizim işlevimiz, yani seyircinin, izleyici denen o kim ve ne olduğu belirsiz kişinin işlevi ise bellidir: Tüm bu kayıt sürecine, bütün bu duyumsal kristalizasyona, altı işe bölünmüş bir dizi hâlinde, birkaç hamlede erişmek. Bir nevi her adımda, duyum bize ulaşsın, az da olsa ulaşabilsin diye, kendi özsel niteliğini yitiren kayıtsal alanların, video-alanın ve şiir-alanın sese hicretini deneyimlemek. İmgenin, sesin ve yazının kesiştiği, her birini kendince kaçıran, bir tür cadı çizgisine yerleştiren bir düzenlemeye maruz kalmak. Emin’in şiiri, video-şiirinin özü işte budur: İmge, yazı ve sesin, aynen bu sırada, duyumu iletmek için (videonun hareketten, yazının okunurluktan, sesin de bedenden kopmasıyla) zamanda yitişi.
Bir düzenleme ki, bir düzenek ki, bir tür spiral ya da koni gibi, yazının belleğinden koparak imgeye, ardından sese uzanacak ama bu uzanma süresince de her birini, yazının, grafik olanın, graphagos’un her bir boyutunu, yazılmışın ardındaki duyguya varmak uğruna, yani imkânsız bir girişim adına lağvedecek; fakat yine de, ne olursa olsun onlar tarafından tanımlanarak, onlara her hâlükârda ait olarak. Nedir mi bu? Bizim adlandırmamızla: Videosonografi.
2 Ağustos 2026
