Şiir direnirse kazanacak.

Karacaoğlan Der Ki

وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍۜ[1]

 

I. Yoksulluk

 

“Karac’oğlan eski meseldir

Biz şair saymayız öyle ozanı”

-Aşık Ömer

 

Karacaoğlanım ben sesler duyarım,

benim hakkımda,

ince dillerden

Suratım döner gider

Kablolar sarkar, sarkıtır

darağacında büyüyen aşıklar sahnesinde

Elektriklenir gönlüm

Tellerle dirilir av kuşları

Bir yaralı elektrik akar gider

kent meydanlarının ezeli gürültüsünde şakır şakır

 

Tel ehli derler Karacaoğlan

Tellerimde ilk harf,

Tellerimde fenike ilinin harfleri

çatırdar ayaklarım altında

Trakyalı Tereus’un  kemikleri

Sözlerle gelir giderim

 

Gelir mayıs günü, gelir bahar

Memlekette nisan usul usul yanar

Gölgeli bir plazada uysal bir manzara,

baş uzatır suya, tuz buz sesleri gören mi var?

 

Bir Hak kulu umursasın hele

Sorsun bir hak kulu

Var mı izin? Var mı müsaade?

Diretsin suyu alsın diye

 

Varsın karbon benzimi kaplasın

Beni bir yazdan korkan ansın

Sılada ehliyetim ruhsatım pas’portum yansın

Hele bedenden başkasını gören mi var?

Bir klik etti-

Bir komik karikatür karacoğlan,

güldü, klik etti.

 

Yarım kaldı iman

Aralandı taş dudaklar

“İnanamazsın,

hak etmediğinden inanmayı”

Cinler de gitti.

 

Kaydedilmek orada durmak demektir

Ben, dolan bir boşluğu ilgilendirir

Karadır, kara boya kadar kara

Karacaoğlan der ki:

Ben size “” haber vermedim

Karac’oğlan bir yeni harftir, parlar lekeli toprak üzeri.

 

II. Ayrılık

geldi altın gözlü dengbej oğlu, tanıdın

Tekmil öfkesi Kürdistan dağlarının

Şarkısı, avuntusu iklimsiz yaşamın.

Bayraklardan ve fotoğraflardan çekiliyorum

 

Siyah zülfün boyanmış sarıya,

nece yakışmış makyajlı turnama

çözülür mü bir yeşil el dokunsa

kara tellerin sırrına eriyorum

 

Boş verilir de günahın anısına,

Bağrı hançerli caddelerin ışığına,

Dumanın gül bahçesi aromasına,

Kolay uyaklarla kolaylıklara yürüyorum

 

Seyrek akıl asfalt yollarda sınandım

çok-dilli sokağına taşındım

Çıplak ve hafif bedenlerdi düşlerimde canlanan

Çıplak ve hafif bedenlerdi kalemimi oynatan

Karacaoğlan ebesi bu cüzzamlı metropol dilinin

konuşulur tomurcuk tomurcuk ak kuğuların döşünde

mahalle pazarlarında, otogar tamlamalarında- konuşulur konuşulur konuşulur

Sesin yaprakları çiğneniyor,

Mağribin ölü bakır kumlarında

tepede kırmızılar giyen kubbe,

sönmüş kubbenin külleri

geometrik anılarla gelen

… güvercinleri

dökülecek yırtılmış örtüden,

daha kara aylar gelecek daha kara takvimlerden

Çimende gezen, çimentoda gezen

son model gökte gezen cana kıyıcı büyük Bey

O büyük Bey kendi üzerine çökecek,

üşüyecek, solacak bir eskil gök burcu gibi,

soğuyacak bir kırık taş bedeni.

Kızıl gül açtı çölün ortasında;

apaçık bir uyarı bunun burasında

Çıplak ve hafif bedenlerdi

suda memeli kelimeleri çalıştıran, böylece

Barbarlık çökecek diline

Ben Karacaoğlan vardım Kartaca iline

 

 

III. Ölüm

Bir an, deniz gerçek göründü gözüme.

 

Hak muhammed dini, cezalandırsa beni

Hak muhammed dini sinemi deşse

Esnek naylon çubuklar gibi bükse

 

yıldızların ruhları hızla,

bir itiyor bir çekiyor beni

sevgilere ve gerisingeri

aşağı mizaçlara

 

Ademin gövdesi atıl

Nuha demişler vuslat

gark-ı âb olmaktadır

Bir bahar daha görürsek ama-

isimler değiştiren somut bir yâr tanır isek, bilesin

Beden Hak’tır,

et günahkardır.

Kalmış arzumanım bir günahın düğmesini çözende

Çukurovasında koçyiğit Akteon’un kalakaldığı gibi

 

Boynu kesik bir tanzimat hayaletinden dinledim,

Cebimde dolaştırdığım Şehrazat’tan dinledim

O Amerikalı Philip Glass- çok ince oğlanların duyduğu bir his- çoğalır

Uygunsuz köy yolları sesleri gelir üniformalı caddelerden,

Kanlı kafatasım içinde Hacı Bektaş köçekleri, 4-5 ölçülerle korna sesleri

Kavalların nefesinde mavi görenekler mayalanır

İner gölgeli ve sürgün bir akşamüstünden Samatya sahiline

kapısız ve eli kınalı bir öksüz acı.

Dolanır tüysüz bir komik kör bilmecesiz,

dikdörtgen kamularda-

il yerinde yarasalı Malevich çizgilerinde

Gizsiz ve apaçık kaygılardan elbisesiyle

bu karlı. bu güneşli. bu yağmurlu. bu bir şeyler olabilen. bu düzlükte.

kıpırdıyor bir şeyler biz yok iken,

Farsak 1015, Grönland 1003,

İstanbul 1977, 1514 Maku,

Berlin 1945- bitap bitap bitap

 

Mevlam bilmediğim dillerce bilindim

Altın iklime gümüş dikildim

Mevlam sanal maskelerce gerildim

Karacaoğlan’ım Karacaoğlan’ım Karacaoğlan’ım

 

Dilim söyler tanıdığını

Plastik sefer taslarıyla

Kızıl güneşe giden binleri

İllüzyon dolusu içenleri

Metruk ofislerin çatlak vitraylarından içre

devamlı başa dönen bir düşün

naçar talihini izleyen dilberi

İzle artık, güzel allahın yırtık göğsünden kalkan

kütlesiz ak güvercinleri.

Öpüp kokladığım kızıl gülleri,

sinsi çarklar döner içlerinde

 

Kalem ucu yok olur sivrile sivrile

Bu korkunç caz ritmi bitende

Bir çınar ağacı kalır geriye,

Rüzgardan söz dilene dilene

 

Gün gele Karacaoğlan öle

Tel ölümsüzdür.

Sic transit gloria Karacaoğlan

 

“Böyle hayvanlar, olgun insanlara vergi şiirden dem vurmak isterler… gazel okumaya yeltenirler. Aptalları inandırabilirlerse, bu sözleri biz dedik diye yalan söylerler; darda kalırlarsa (bu şiirler) Karac’Oğlan’a isnat olunur.” (Gelibolu’lu Mustafa Ali, Mevâidü’n Nefâis fi Kavâ’idi’l Mecâlis)

 

[1] Sâffat, 36. Ayet

 

Şiir direnirse kazanacak. sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin