Şiir direnirse kazanacak.

70 yaşındayım, önümden geçen her şeyi seyrettim, gördüm— gördüklerim hakkında fikir sahibi olmanın doğru olduğunu düşünerek birçok fikre sahip oldum, şimdi dünyaya bir fikir sahibi olmadan bakabilmenin esas üstün varoluş niteliği olduğunu anladım. Fikir sahibi olmanın beni çevrim içinde tutmaktan başka faydası yok, ama fikirsizlikte zorlanıyorum, tümevarmadan bakabilmek— düşüncenin yakınına, anlamanın eşiğine gelip orada tam anlamlandırmadan hemen önce durmak, bu sahiden zor. 20. yüzyılda Bütün İnsan demişlerdi, öğrendiğim hedef oydu, bir bilinç durumu, yabancılaşmadan [ sana ait olanın sana yabancı bir güç hâline gelmesinden ] kurtularak bireyselleşen insan— olmadı. Tersi oldu. Bireyselleşme [ bireyselleşmeye davet eden bir çevrim içi ] ortaya çıktı, çıkmadı değil, ama bu bireyselleşme yabancılaşma getirdi, çevrim içindeki bütünlüğümüz bize ait olanı yabancı bir güç hâline getirdi [ yabancılaşma ]. Tikeli [ bireyi ] bireyselleşmenin öldüreceği kimin aklına gelirdi? Öyle oldu, bireyselleşen kendini öldürdü. Kimsin, bilmiyorsun— biliyor musun? Ben çevrim dışıdır. Çevrim içi başkasıdır. Başkası sana her gün benlik köklerini hatırlatan biri. Düşün, kendi benliğinin kökenleri tarafından öldürüldün sen. Tümevarmamak için her gün tek bir cümle yazarak öyle kenarda bekliyorum, anlamı kapı önüne bağladım, çok uzaklaşmasın diye, orada olduğunu biliyorum ama üstüne gitmiyorum, aynı gün içinde ikinci cümleye geçmiyorum. Sözlüğe baktım, öylelik[1] diye bir sözcük yok. Tümevarmayış[2] da yok— bunlar benim ihtiyacımdan doğan sözcükler. Havayı içime alıyorum, sonra dışarı verirken Çıkın içimden diyorum, Çıkın içimden. Çıkın içimden. Hepsinin çıktığını hissettiğimde çevrim dışındayım— güzel öylelik, işte nihayet, bu benim. Ben, çevrim dışındaki. Çevrim içindeki başkası.

 

Umutsuzum diyorsun, umut yoksa o zaman niye yazıyorsun? Belki de çöküşü güzelleştirmek, ateş topu üstüme gelirken yanımdakilere hâlâ insanca bir şey anlatabilmeye devam etmek, hatta Ateşin güzelliğine bak diyebilmek içindir. Hatta insan umutsuzluk anında daha çok güler, dünya yanıyor ne de olsa. Dünya yanarken havaya dağılan beyaz kül taneleri belki senin dünya olarak bildiğin şey yok olmadan önce fazladan bir şey daha anlayabilmen için geçiyordur oradan. Kül tanelerini kim yazacak? Kül tanelerini görmenin bile siyasetin dışına çıkmak— yani siyasal bir cesaret olduğu bir toplumda yaşıyorum, kül tanelerini ben yazacağım— kül tanelerini görmeden az önce artık hiçbir anlam kalmadığını düşünen adam, ben. İnsanlık diyorlar, insanlık bulur yolunu, yaşar, korkmayın, ben kendim için umutsuzum, bana yer yok diye umutsuzum. Anlam ancak kendimden uzaklaşırsam bana kapısını açıyor, onun için umutsuzum, kendimden uzaklaşmam şart mı, kendimden uzaklaşmadan bulabildiğim anlam yok mu? Belki var— benim için umut bu. İstediğimi okurum bundan sonra, sizin okuduklarınız umurumda değil. İstediğimi yazarım bundan sonra, sizin yazdıklarınız umurumda değil. Kendimi düşmansız düşünemiyorum. Düşmanlardan biri bir gün bana Sen bu halkın nesi oluyorsun diye sormuştu. Hiçbir şeyi. İsterseniz gelin, düşmanınızı öldürün. Beni göt deliğimden vuracağından artık emin olduğum bu kalabalığa, folklorik bir masalda bütün iyiliklerin odağında durduğunu varsaydığım Halk diyemiyorum. O masal bitti. Serbestleşmem lazım, serbestleşme bitmiyor, serbestleşiyorum ama yine tıkanıyorum. Bir şey yazıyordum, içimden topluma seslenmek geçtiği an yazmaya beş gün ara verdim. Yazdıklarım benim sığınağım, orada herkesin gözü önünde serbestçe kayboluyorum ben. Bir yerden o sesin gelip beni yakalamasını istemiyorum. Başkalarından gelen güzel ideallerin sesi o. Beni de zaten vururlarsa başkalarından gelen o güzel insanlık idealleri adına vuracaklar. ChatGPT’ye sorup vuracaklar beni— her şeyi bilen Yeni-Başkası’na. Her zaman bir başkasına sormayı severler. Kalabalıkları gerici kötülüklere yönlendirmek için onlara halk diye hitap etmenin yeterli olacağı bilinir— Thomas Mann demiş bunu, Eski çağlardan kalma bu folklorik katman hâlâ hepimizin içinde yaşıyor.[3] Beni göt deliğimden vuracağından emin olduğum bugünkü Halk ise insanlığın ortalaması anlamına gelen Algoritma, o vuracak beni.

 

Aramızdaki cezbediş ortaokulun hangi sınıfında başlamıştı tam hatırlamıyorum, ufaktık. Bugün dönüp baktığım zaman, aramızda neredeyse altmış yıldır süregelen, ama adını anmaya cesaret edemeden[4] hiç gerçekleşmemiş olan şeyi bir cezbediş olarak adlandırabilirim— kendine çekme, etkileyerek kendine bağlama. Bundan fazlasını hiç yaşamadık, belki o yüzden, bunca yıl sonra, hâlâ eskimemiş bir duyguyla beni kendine çekiyorsun. İkimiz de A sınıfındaydık, ben yatılıydım, sen gündüzlüydün. Bizim okulda o zamanlar gündüzlü olma izni kızlardan başka kimseye verilmiyordu, sen nasıl oldu da gündüzlü olmuştun, onu hatırlamıyorum. Ama gündüzlü olduğundan eminim, çünkü yatılı olsaydın ilişkimizin gidişatı başka olurdu. Bir ara derslerde uzun uzun beni seyretmeye başlamıştın— bu dediğim yoksa lise yılları mıydı? Uzun bakışmaların o zamanlar çok anlamı vardı, ben senin bakıştığın çocuktum. Konuştuğum çocuk, bakıştığım çocuk, evinin önünden geçtiğim çocuk— ilişkiler o yıllarda yakınlığa göre böyle derecelendirilirdi. Hele iki erkek arasında göz göze uzun bakışma çok derin bir haberleşme biçimiydi. Her şeyi anlatma isteğiyle göz göze kilitlenmenin şimdi ancak çiçek açma fırsatı bulamamış taşra gençlerinin arasında devam ettiğini sanıyorum. Nasıl oluyorsa oluyordu, gözler kalabalığın ortasında birden tek bir hamlede birbirini buluyordu. Bir arkadaşım buna Altın Temas derdi. İkimiz de sınıfın arka sıralarında otururduk. Sen duvar kenarında, ben pencere kenarında. Aramızda başka sıralar, başka çocuklar vardı. Öğretmen ders anlatırken sen tahtaya bakmaz, sıranda yan dönüp beni seyretmeye başlardın. Ben sana bakmasam bile sen seyretmeye devam ederdin. Aramızda her şey o anda dile geliyordu. Arada dönüp tekrar sana bakardım, beni seyretmeye devam ettiğini görünce sevinirdim. O anlarda bütün vücudumu esir aldığı halde cevabını bulamadığım bilmeceyi nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Yok, bence ortaokuldaydık, o bilmece çok toy— ortaokul toyluğunda bir duyguydu çünkü. Olmasını istediğim şeyin büyük gücünü hissediyor, olmasını çok istiyor, olmayacak olmasından üzüntü duyuyor, olması için ne yapmam gerektiğini bilmiyor, senin erkeksi iradeni kullanıp dünyalarımızı birleştirmeni bekliyordum.

 

Lise değildi, hayır, ortaokuldu. Ben lisede başka birine âşık olmuştum, toyluğun başka bir aşamasında acı çekiyordum, lise olamaz. Belki de sana bunları yazarken Tennessee Williams’ın anılarını yazarken yaptığı gibi hafızanın huysuzluğuna teslim olarak hatırladıklarımı sıraya sokmak için hiç uğraşmamam daha doğru. Tennessee Williams anılarını yazarken, onları kendisini meşgul eden meselelerle sık sık böldüğünü, çünkü geçmişte onu kaygılandıran şeylerin çoğunun, bugün de zihnini meşgul etmeye devam ettiğini söylüyordu. Kimya laboratuvarında en arka sıraya geçer, yan yana iki tabureye oturur, bacaklarımızı birbirine yapıştırırdık. Sen benim bacaklarımı okşardın. Ben senin dizlerini tutar, diz kemiklerinde hayatın bana henüz tanıtmadığı şeyleri arardım. Ders bitince o okşamaları sanki yaşamamış gibi yapar, sırrımızı dile getirmezdik ama aramızdaki cezbediş her laboratuvar dersinden sonra biraz daha güçlenirdi. Ben senin okşadığın çocuktum. Teneffüslerde başımı kolunun arasına ters sıkıştırıp beni okul koridorunda dolaştırdığında ise bütün ergen erkek enerjin ile teslim aldığın— kaderinin belirlendiğinden haberi olmadan senden gelen şiddete isteyerek teslim olan çocuk olurdum. 10 Kasım töreninde, saygı duruşunun o uzun sessizliğinde, kalabalığın arasında kendimizi tutamaz, o yaşın verdiği haşarılıkla ikimiz birden gülme krizine girerdik. Sonra konferans salonunun arkasında, salonu dolduran beş yüz erkek çocuğunun hemen dibinde, kimsenin yanlış yorumlayacağından korkmadan kucağına oturan çocuk olurdum. Bu yazdıklarımı sen de hatırlıyor musun bilmiyorum. Şimdi sen evli, çocuklu bir adamsın. Sana açıktan yazdığım bu mektubu okuyanlar senin kucağında otururken ne hissettiğimi biliyorlar mı— onu bilmiyorum, ama bilmezler. Aralarında ahlak bekçileri vardır. Ahlak o yaşta bizim için bir toz bulutuydu, ne olduğunu bile bilmiyorduk. İleride ne olduğunu çok iyi anlayacağımız ahlakı o gün Anlat deseler, anlatamazdık. Ama etrafımızda henüz bilmediğimiz bir şeyin bekçilerinin dolaştığını biliyor olmalıydık ki duygularımızı kimseyle hatta birbirimizle bile paylaşmıyorduk. Ne tuhaf, bugüne kadar da hiç paylaşmadık. Senin kucağına koyduğun ellerinin üstünde otururken neler mi hissediyordum? Daha cinselliğin kapısı açılmamıştı, kapının hemen önündeydik. Kapının önü dağlar, rüzgârlar, yağmurlardı— evrenin kucağıydı, büyük buluşmaydı, moleküllerin rüzgârda birbirine esnekçe çarpması, birbirine çarptıkça lastik top gibi sıçramasıydı— kapı önü, görevlisi olmayan mekân. Kapının açılmasından, açılınca beni bırakmandan korkuyordum. Her şeyin bilinmeyen cisimcik etrafında anlam bulduğu, kendiliğinden yaşanan iradesiz dönem— şiirlerin orada yazıldığı, müziklerin orada bestelendiği, sanatın rüzgârla yağmurla şimşekle gök gürültüsüyle orada doğduğu kapı önü. Hissettiğimiz oydu. Dağlardı, rüzgârlardı, yağmurlardı. Ne kadar güzeldi, saftı, bilmem sen de hatırlıyor musun?

 

Sonra o kapı açıldı, ama başkalarıyla. Seninle cinsel organların varlığını hiç bilmedik, o bilişe başkalarıyla erdik. Yatılı okulun ilk ayında yan ranzada benim gibi üst yatakta yatan çocuk bir gece bana pat diye Seninle evlenelim mi diye sormuştu. On bir yaşındaydık. Ben Nasıl diye sormuştum. Bayağı işte demişti, Karı koca gibi. Duyduğuma göre sonra hiç evlenmemiş. O teklifi yaptığında ciddiydi— o da henüz açılmamış o kapının önündeydi, bütün ergenler gibi dünyayı ısıtacak bir kaynaşmayı arzuluyordu— o kadarını biliyor, bildiği kadarını arzuluyordu. Bir cevap verememiştim. Ergendik, bütün ergenler gibi kim bilir ne kadar hamdık, çirkindik. Tam altmış yıl sonra, bir erkek çocuğunun bir erkek çocuğuna yaptığı evlilik teklifini niye hâlâ ciddiye alarak hatırlıyorum. Belki o kaynaşma isteğini hiç kaybetmedim, belki de yazmanın bende bir varoluş biçimi olması hep o kapı önü sembiyozunu aramaktan gelmiştir, belki de ben o döneme takılı kalmış biriyim— bilmiyorum. Şimdi sana bu mektubu yazarken kafamı yazdıklarımdan kaldırıp dalıyorum, duygularımı tartıyorum, belki sırası karışık, belki sonu sonucu bulanık, belki eksik— ama hatırladıklarım bana çok güzel geliyor. Konuşulmamış duygular sanıldığı gibi karanlıkta yaşamıyor, bize sığınıp güneş ışığında dolaşıyor.

 

Okuldan kaçtığımızda, terkedilmiş bir tren yolunda şehre kadar iki saat yürürdük, okulun banliyöde olmasının bir güzelliği. O tren yolunu nasıl bulmuştuk hatırlamıyorum. Boş tarlaların arasından geçen bir demir yoluydu. Ergenler okulu kırmış, kullanılmayan bir demir yolunda şehre yürüyor— ya 1967 ya 1968. Ben senin koluna girerek yürürdüm. Okuldan beraber kaçtığımız arkadaşlarımızdan biri bana senin karın gibi koluna girdiğimi söylemişti. Nasıl hemen kolundan çıkmıştım. O çocuk ölmüş biliyor musun? Bana evlenme teklif eden çocuk da ölmüş. Herkes yetmiş yaşına kadar yaşamıyor. Şehre vardığımızda sinemaya giderdik. Bizim için sinema karanlıkta birbirimize yaslanmamız, bacaklarımızı uyuşuncaya kadar kımıldatmadan birbirimize yaslamamızdı. Bacaktan bacağa, omuzdan omuza geçen sevgi bazen dünyanın en kuvvetli, en dayanıklı sevgisi olabilir. Şimdi böyle yanına oturur oturmaz bacağını bacağıma yaslayacak birini bulamıyorum. Sonra aklımda yıllardır taşıdığım bir görüntü var, sıranın üstünde gelip benim elimi bulan elin— o kadar, tek bir fotoğraf. Elin tahta sıranın üstünde gelip elimi buluyor. Sıradan bir arayışın sonucu değil, elin elimi arıyor, değmek istiyor, tutmak değil— değmek.

 

Kapı önü âşıkları. Zamanı gelince o kapının açılması iyi mi oldu hiç bilmiyorum. Ben lisede başka bir sınıf arkadaşıma âşık oldum. Kapıyı onunla açtım. Sen kızlarla çıkmaya başladın. Seninle lise boyunca söylenmemiş aşkın güzelliğiyle[5] arkadaşlık yaptık. Ne kadar çok güldük, ne kadar çok eğlendik. Sonra lise bitti, koptuk. Sonra sen işini kurdun, evlendin. 10 Kasım törenindeki o yüzlerce oğlan çocuğu hep beraber bir yolda, birbirlerine eşlerini tanıştırarak, çocuklarının fotoğrafını göstererek ilerledi. Benim yolum baştan ayrıydı ama o yol nereye gidiyor bilmiyordum, yıllar içinde öğrendim. Yolumun ayrı olmasından her zaman üzüntü duydum, aklım hep yollar ayrılmadan önceki kapı önünde, Ergen Jüpiteri’nde kaldı. Şiirlerimi, romanlarımı hep o kapı önünde, daha dillenmemiş cinsel aşkın gücüyle, moleküller rüzgârla havada birbirine çarparken yazdım. O gezegende bazen işlerin çığırından çıktığı da oldu. Yatılı okullarda, cinselliğin kapısı açılmadan iç içe yaşayan ergen erkekler arasındaki tuhaf hikâyeyi Tam o sırada.’da[6] yazdım. O romana başta kendimi, sonra etrafımda dönen bütün o sert, şiddet dolu romantizmi koydum. O çocuklar başkaları değildi, bizdik. James Baldwin, 1970’te Düşenin Dostu[7] adlı oyunu sahneye koymuştu. Oyunu İzmir Şan Sineması’nda seyretmiştim. Tiyatro programında şöyle yazıyordu: Bütün insanlar kardeştir. Çehov’un Vişne Bahçesi’nin vişne ağaçları ile ilgisi neyse, Düşenin Dostu’nun hapishanelerde eşcinsel ilişki ile ilgisi odur. Çehov’un oyunu sona ererken uzaktan bir balta sesi duyarız. Bu ağaç kesimi, insan olanaklarının insan budalalığı, vurdumduymazlığı ile yok edilmesidir. Düşenin Dostu’ndaki çocuklar da bu ağaçlar gibidir. Yalnız bu defa onların kesilişini gözlerimizle görürüz— Biz de o yatılı okulda Çehov’un vişne ağaçları gibiydik. Bizi bir şeye hazırlıyorlardı. Herkesin herkesi sevdiği bir toplumda, bu mektuptaki anılar, Tam o sırada.’da yazdıklarım normal sayılırdı. Sevginin norm olmadığı bir toplumda normali öğrenemeden kendini hesapsızca ele veren ergeni bir masal kahramanı olarak yücelttiğimiz halk yer bitirir. Bu ülke yok olmaya direnmiş ibnelerin de öfkesini dindirmek zorunda.

 

Görüyorsun, güzel hatırlayışların bir anında, nasıl olduğunu bile anlamadan öfkeli bir savunmaya geçiyorum. Böyle olsun istemezdim. Lütfen şimdi öfkeyle söylediğim şeyleri unut. Her şeye rağmen kapı önü sembiyozu benim için aşkların en güzelidir. Cinsel organların birbirine dolanmadığı kapı önü nebulası. Ergen Jüpiteri. Şanslıydım, o gezegenden hatırladığım çok şey var. Kapı açıldıktan sonra yaşadığım aşklarda da şanslıydım, ama onlara bir sürü insan zayıflığı da karışıyor. Sana bu mektubu seni çok güzel duygularla hatırladığımı öğrenmen için yazıyorum. Senin de beni güzel duygularla andığını umuyorum, çünkü anılarımız üstüne toz bulaşmadan ikimizin zihninde yaşadı. Rast gelip okuyacak mısın, yazdıklarımı takip ediyor musun— bunları bilmiyorum. Okursan senin için hâlâ neler hissettiğimi öğreneceksin. Okumazsan, başkaları okuyacak. Başkalarının da okumasını istiyorum. Benim gibi ibnelerin duygularını bildiklerini sanmasınlar, biz bir bilim dalıyız, çalışmadan bizi öğrenemezler, çalışsınlar. Birdenbire verilmiş bir hoşgörü kararı onlara bütün bilgi kapılarını açmaz. İnsan o kadar basit bir iki ayaklı değil.

 

Sana seni çok sevmiş olduğumu hiç söylememiştim, bu açık mektubu okursan bunu bil, seni her zaman bir bulutun beyazlığı içinde saklayarak sevdim.

 

 

[1] Öylelik: Öyle— o biçimde olma hâli.

[2] Tümevarmayış: Tek tek olgulardan genel önermelere varmadan hemen önce durma hâli.

[3] Thomas Mann, Dr. Faustus, İstanbul: Can Yayınları, 2024, 57. sayfa.

[4] The love that dare not speak its name— Oscar Wilde.

[5] Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir— Ahmet Muhip Dranas, Olvido.

[6] Ahmet Güntan, Tam o sırada.[ Hikâyenin ortasından diyaloglar ], İstanbul: Raskol’un Baltası, 2014.

[7] John Herbert, Düşenin Dostu, İstanbul: Sander Yayınları, 1970.

 

Şiir direnirse kazanacak. sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin