Etkilendiğim Çağdaş Şairler: Adab-ı Muaşeret Kurallarına Uygun Bir Eleştiri Yazısı
Artık isim vererek konuşacağım, bir süre düşündüm ve yeterince özgüvenli olduğuma karar verdim. Poetik olarak kendimi Liman Mehmetcihat ve Mehmet Davut Özdal’a yakın buluyorum. Bu ikisinin de bulunduğu poetik grupta olduğumu düşünüyorum. Yalnızca Ahmet Güntan gerçek poetikamın neden bu ikisinden biraz farklı olduğunu bilir. Ahmet Güntan şiirimi beğenir ama benim şiirimde bir kalp arar, bir kalp ve kendilik şiiri olduğuna inanmak ister, benim de bir kalp aradığımı sezebildiğinden. Bu konunun siyasi bir tavırla bir ilgisi de var.
Sago ile Ceza isimlerinin beraber anılmasından rahatsızlık duymazlar umarım. Mehmetcihat ve Özdal tavır ya da jest şairleridir. Ben şiirde gurur yapma, racon kesme gibi jestleri bu iki feodalden gördüm. Feodal değerlerin şiirde sağcı olmayan kesimler tarafından aktarılması, yaşatılması siyaset bilimi tarihi için önemli bir şey ifade eder. Şiirde atarlanmayı, takılmayı, alaya almayı onlardan öğrendim. Özellikle Özdal, Delikanlılığın Kitabı’nı yazmıştır. Ayrıca Özdal fiziksel bir kavgada diğer tüm şairleri dövebilecek güçtedir. Bunun bilincinde olması, onun şiirine dair de bir şeye işaret eder.
Benim kendi şiirimde post-ironi ya da öz-ironi dediğim şey bir çeşit şımarıklıktır; narsist çocuk şımarıklığı gibi. Türk şiirinde şımarıklar… İsmet Özel de dahil mesela bu gruba, bu iki tavırcı da.
Şairlerin hepsini çocuk olarak görün, öyle analiz edin ideolojiden arındırmak isterseniz. Örneğin İsmet Özel şımarıktır ve üstüne mızıkçılık da yapmaktadır. Ahmet Güntan oyunu çok ciddiye alır ama her dâhideki hinlik onda da İsmet Özel’de olduğu gibi vardır. Güntan’ın iyi huylu hinliği, becerisi insan idare edebilmesinden, onlara yer bulabilmesinden, yani demokratlığından kaynaklanır. Özel ise kendi kötü huylu hinliğini peygamberlik gibi daha eğlenceli işlerde harcamaktadır. Güntan’ın şiiri benim şiirimi, benim onunkini etkilediğinden daha çok etkilemiştir. Benim şiirim Güntan’ı etkilemekten çok belki hayran bırakmaktayken, onun şiiri ve şiir hakkındaki düşünceleri benimkini etkilemiştir.
Ömer Şişman’ı kurallar koymayı seven, bununla birlikte bu kurallara uyulmadığı zaman usulca oradan ayrılan, barışçıl, kabullenici ve içli bir çocuğa benzetebilirim. Serbest keşfe çıkmayı da sever, rastlantılara inanır. Öznelerarasılık fikrine giderken Şişman’ın Bitkiben ve Hata Devam Ediyor’daki biçimci deneylerini özneler katında gerçekleştirme düşüncesiyle ilerledim. Katranç ve Göz favori şiirlerimdir. Amaç, şiirin repertuvarını biçimsel olarak genişletmenin ötesine geçmek, ötekilerle ilişki kurarak söylemler ve özneler düzleminde; vicdanın düğümlerini çözmeye çalışarak genişletmekti, çıkış sorusu şiir başka türlü nasıl yapılır? değil de ben başka biri olsaydım bu şiiri nasıl yazardım? idi, nereye vardığı başka bir yazının konusu. Gelgelelim Şişman’ın dille ve şiirle ilişkisi ilk döneminde deneysellik dolayısıyla meta bir ilişki olarak kalmıştır. Bu, şairin dille emek vererek geliştirmesi gereken doğal ilişkinin gelişiminde bir aksamaya sebep olmuş mudur, emin değilim. Belki de bu meta ilişki, hata hala devam etmektedir.
Ahmet Güntan zannedildiği kadar serbest bir kâşif değildir, yoğun yoğun ve uzun uzun düşünür önce. Şiirde bilmeceleri de sever. Bu da göz kırpabilen şairlerin özelliklerindendir, özel bir jest türüdür. Otistik sarkazm da vardır onun Parçalı Ham. sonrası şiir dilinde; şiir dilinin kulağa tepeden tırnağa sarkastik gelmesine rağmen, altta yatan gizli, ikinci bir anlama sahip olmaması; dilsel naiflik, başka bir deyişle muhabbet rahatlığı. Çok yakın bir dosta konuşur gibi yazar, sadece öğretmek değil, biraz da onun dikkatini çekmek, onu eğlendirmek için ve çok yakın bir dostla daha da yakınlaşmak için… Güntan, şiirin kutsal, metafizik bir dil olmasına, sözün büyüsüne karşı verdiği poetik savaşı kazanmıştır. Ya da şiirin bu yönünü samimiyete indirmiştir. Okurdan şiiri mükemmel olmadığı için, ya da böyle bir mükemmelliği hiç hedeflemediği için belirli bir hoşgörü bekler. Bunu yıllardır ısrarla poetik bir tavır olarak sürdürür. Bu hoşgörü bekleyişini bazen kendi drülütt’ünü afişe ederek bazen de kalbini açarak yapar. Bu onun halkçı ve diyalektik tarafıdır. Tıfıl Garsonu unutmayalım.
Mehmetcihat bir temel özelliği ile Özdal’dan ayrılır, bu onun şiirinin Özdal şiirinde olmayan bir edebiyat olma bilincine sahip olmasıdır. Bu bilinç onun Özdal şiirinin uçarılığına ulaşmasını engeller. Özdal şiirinde ise edebiyat olma bilincine, edebiyatla araya konan bir mesafe değil direkt olarak sözgelimi halk şiirinin ölçü ve kalıpları denk düşer. Bu da bir edebiyat olma bilincidir ama modern değildir. Özdal şiiri ilerde Post-modernin iyi ve tipik örneklerinden kabul edilecek.
Sinan Özdemir zannedildiğinden çok daha matrak bir şairdir ve kendi kendine, kimseden habersiz çok iyi dans eder. 160.Kilometre şairleri arasında ilk dikkatimi çeken o olmuştu, 3G bağlantılı meme yapma şiiri ile. Burak Acar da beni etkileyen bazı biçimci yenilikler yapmıştır, repertuvarı genişletmiştir, özellikle senaryo, diyalog, gazete haberciliği ve tiyatro gibi şiir dışı yazın biçimlerinin şiire neler katabileceğini göstermek açısından. İlk kitabımın 2.bölümündeki şiirlerin ilhamını Tabiat Abi’deki bazı şiirlerden aldım.
Mehmetcihat’ın şiir dilinde beyinde kısa devre yaptıran şimşek atımları gizli, bunu en fizyolojik anlamıyla söylüyorum. Mehmetcihat çocuk grubumuzda Sana bir hareket göstereyim mi kanka deyip, kimsenin yapamadığı bir şey yapan çocuk. Kasaba People şiiri mesela çok iyi hareket… Sonra herkes de onun yaptığını yapmaya çalışıyor ama o da hareketi kimse yapamasın diye daha da zorlaştırırken saçmalamamayı becerebilme sanatı olarak şiire yaklaşıyor zaman zaman, Özdal ve ben de keza. Bence Liman’ın şiir geleceği Özdal’ınkinden daha zorlu, şiir yazması daha zor ve sancılı olacak. Çünkü Killer kitabıyla bahisleri baya yükseltti. Bu iki tavırcının ve benim bitmeyen ergenliğimiz bitince ne yazacağımız da büyük bir muamma, bir soru işareti.
160.Kilometre dışından ise, tanıdığım, şiirimi ve şiir hakkındaki düşüncelerimi etkilemiş iki isim Şevket Kaan Şimşekalp ve Osman Çakmakçı. Şimşekalp her teorik soruya vicdani bir cevabı olan queer bir şiir yazıyor. Şiir onun için bir çeşit düşünce dili, ama o kadar kendine has bir dil ki bu, onun kendi şiirinde omurga dediği şeyi hissedebilmem için okuma anında nörotransmitterlerimin normalden biraz daha hızlı ve kaotik çalışması gerekiyor. Şiirinin arkasındaki düşünce, ideoloji yumuşatıcı ve put kırıcı bir kimyaya sahip. Akışına girmeyi başarabilirseniz karanlık çakılışlarla doludur şiiri; umutsuzluğa çakıla kalka yazar. Evde vakit geçirmeyi sever ve şansa iman etmiştir.
Osman Çakmakçı’nın şiirindeki kaçışçılık (Escapism) beni etkilemiştir. Oğul kitabındaki şiirler okurken diğer tüm sesleri kısabilen cinstendirler, dışardan gelen sesleri engeller, kendi doğal sessizliklerini açarlar. Benim sürekli kulaklarım çınlar, tinnitus vardır bende. Çakmakçı’nın şiirlerini okurken bazen diner. Daha doğrusu tinnitus, bir akarsuyun sesi tarafından gölgelenir gibi olur. Gelgelelim ara ara onun biraz fazla nihilist, hatta çilekeş olduğunu düşünürüm. Bir tezatlık olarak somut hayatta şiir adına en çok mücadele veren, dergi çıkaran, tartışma başlatan kişilerin başında gelse de. Bu mücadele şiirini de durduğu yerde güçlendiriyor tabii. Çocuk grubunun küskünlerindendir. Bende de vardır aynı küskünlükten biraz. Çakmakçı’nın şiiri benimkinin aksine şımarık değildir ve hatta gönül rahatlığıyla şımarık bir çocuk değildir diyebileceğim tek şair burada. Şairler hakkında rahatça konuşma cesaretimi de ondan aldım.
Tabii benim işim, özellikle 160.Kilometre şairlerini keşfetmiş olmam açısından kolaydı. Zaten genişletilmiş bir repertuvarın üstüne kondum. Bir özeleştiri olarak şunu söyleyebilirim: şiirin ifade imkanlarını nasıl genişletebilirim diye hiç derinlemesine düşünmedim. Zaten genişletilmiş imkanları nasıl kendimi biçimlendirmek için birer yapı taşı olarak ustaca kullanabilirim diye düşündüm. Bu açıdan modern bir şairden çok her tuttuğunu kendine katarak araçlaştıran, özneleştiren –belki de post-moderndir bu– bir kar topu gibi ilerledim. Bu açıdan kendimi ikinci yeninin genişlettiği ifade olanaklarının üstüne konan İsmet Özel gibi hissediyorum. Yüzeye yayılmacı bir şair olarak mı yoksa derinleşmeci bir şair olarak mı tanımlanmam doğrudur emin değilim. Bence Güntan da bundan emin değil; hem kendi şiiri hem benim şiirim açısından… Belki de benim gibi bazı şairlerin her şeyi olmak istemekten, bir yolda karar kılamamaktan kaynaklanan bir açgözlülüğü vardır. Her şeyi olmak istemek aslında kapsayıcı olmaktan, hiçbir şeyi radikal olarak dışlama cesareti olmayan bir vicdani yumuşaklıktan da kaynaklanıyor olabilir. Korkulu Ustalığı da anımsatıyor bu bana…
En son aklıma geldiği halde araya sıkıştırmak istemediğim, en son aklıma geldiği için en sonda anmak istediğim bir isim daha var: Levent Karataş. Şu sıralar açıp içinden rastgele şiirler okuyup büyülendiğim Fantom Ağrı kitabı… Sonsuz bakışlı bir yaşantı şairi. Gururu bir arada tutmasa her an paramparça olacak gibi dolu duruyor gözleri. Şiiri duygusaldan çok düşünsel bir şey zanneden bazı kesimlerin gözünde maalesef ortalama bir edebiyatçı. Gerçekte o nadir bulunan saflıkta bir şair. Dışarda vakit geçirmeyi sever ve kadere iman etmiştir.
Şiir okuyun gençler, âşık olmayı size şairler öğretir!
Kandırmayı, kandırılmayı ve arabuluculuk yapmayı da
Şiir yazın gençler, en büyük balinalar alttan alım yapar
İdeoloji Karmaşası Yaşayan Çocuk: Adab-ı Muaşeret Kurallarına Uygun Bir Uluma
O kadar entelektüelim ki entelektüel olmaktan koşarak kaçmaya çalışıyorum. Hayatta zaman zaman bazı kesimlerin gözünde kendimi ezik hissetmişimdir ama asla yeterince entelektüel olmadığım için ezik hissetmedim, yeterince entelektüel olmadığım durumlarda bile. Bilge olmak entelektüel olmaktan daha önemli oldu benim için. Sosyal bilimler söz konusu olduğunda Academiaya burun kıvırmamın, onları kavramlar aleminde yaşayan sıkıcı hayalperestler olarak görmemin sebebi de budur. Ha, ekmek parası için bir süre üniversitede hocalık yapabilirim, o ayrı. Ama o kimliğin içinde steril bir ikiyüzlülük seziyorum. Bu insanlar kavramları dünyaya bakmak için birer araç olarak kullanmaktan çok, kavramların kendilerini kendi aralarında ilişkiye sokar ve onlarla oyuncak gibi oynarlar.
Bir anti-entelektüelizm benimki galiba; sağcı parçamı saptadım. Sağcı bir parçam olmasaydı şiir yazmazdım herhalde. Bu anti-entelektüelizm Nietzsche ile de ortak yanım. Beni yıllardır onu okumaya iten şey. Nietzsche’nin felsefeyi imgesel, metaforik yapması ya halkçılığından ya da cahilliğinden kaynaklanıyor. Bir de ikimizin de kültür bilimci olması var… Peki bu anti-entelektüelizm bir anti-feminizme dönüşüyor mu? Bakın bunlar küçük ama kritik ideolojik düğümler. Gerçi dönüşse kaç yazar? Zira anti-entelektüel feministler kaale bile almaz adamı. Feminist deyince şeriatçılardan da bahsetmek farz oldu. Haremlik selamlık kadın dergileri… Ve işte en sevdiklerim: Seküler feminizmden İslami feminizme geçenler… Anti-kapitalistseniz bir nebze cazibe kazansanız da uslu bir çocuk olduğum için size siz diye hitap etmek durumundayım. Türkiye’de ideoloji mi biter? diyor Musti Kusti…
Benim bir hinliğim olsaydı bu herhalde kinizmim olurdu. Bende bir köpeklik var. Bu, mama lobisi derneklerinin kullandığı bağlamda minnoş bir köpeklik değil. Gelen geçene hırlayan, ısırmasa da hırlayan gerçek bir çıkmaz sokak köpekliği. En yakın çevremden en uzak çevreme kadar sürekli hafif hırlar ve saldırır vaziyetteyimdir. Saldırmasam bile, her an kavgaya hazır olduğumu gösteren bu hırlama… Bu âşık ve ikna olamayan, inatçı ve yaralı bir kalpten de kaynaklanıyor.
Bir yuvada yetişmediklerinden sürekli kavgaya hazır ve tetikte gözüken sokak köpekleri küçük kafalı ve pörtlek gözlüdür, güdük bir bedene sahiptir, yeterince protein alamadıkları için kas da yapamamışlardır. Bunlara höt! diye bağırıp elini kaldırsan zaten koşarak geri kaçar. Bir de yere eğilip elimize taş alıyor gibi yaptığımızda kaçan bir dil grubu vardır, daha kırsal bölgelerin köpekleri bu dili konuşur. Ama köpeklerde en büyük vahşileşme belirli bir yaşa kadar sahipli olup sonradan şehir dışındaki terk edilmiş köylere bırakılanlarda olur. Bu köpekler eğer büyütüldükleri evde korkutulmamış ya da terk edildikleri yerlerde sahiplerinin onlara öğrettiği dili unutacak kadar uzun süre hayatta kalabilmişseler, eğilip yerden taş alıyormuş gibi yapsak da höt! desek de ve hatta taşı kafasına atsak da kaçmazlar. Bu köpekler çocukluk ve gençliklerini iyi beslenerek geçirdiklerinden görece iri kemikli, iri cüsseli olsalar da sonradan neredeyse hiç yemek bulamadıklarından etsiz, yağsız ama dev iskeletli köpeklere dönüşmüşlerdir. Sokak köpekleri arasında saldırganlaşırlar, dövüşmeyi öğrenirler, bazen sakat kalırlar, gözlerinin biri çıkar ve dövüşe dövüşe kendilerini de bir sokak köpeği olarak çeteye kabul ettirirler. Bir daha sahiplenilebilecek olduklarına dair umudu tamamen yitirirler, çocukluklarında aldıkları terbiyeden dolayı belki insanlara saldırmazlar. Ama yaklaşanlara da şöyle bir hırrr! çekerler. Ben sokakta iyiyim bağlamında.
Kinizm bu bağlamda, herkesin en nihayetinde kendi çapında makyavelist bir manipülatör olduğuna dair olan inanç. Bu inanca düşünüp de varmadım. Bu biyolojik bir şey, tinnitus kadar biyolojik. Bu nedenle yasa benim için esas oldu; yasa ve anlaşmalar. Hem kendimi hem de düşmanımı koruyan yasa ve sınırlar. Bunlara inanmayan, işlerini güven üzerinden yürütmeye çalışan ruh hastası olur… Kırık kalbini yalnızca başka bir kırık kalpliye emanet etmektir dostluk ve bir raconu vardır. Cesaret edebilsem daha neler yazacağım ama höt! diyecekler diye korkuyorum… Neyse ki şiir var… Anlayan köpekler anladı… Dücane Cündioğlu vicdanı, haksızlığa karşı hassas olmak olarak tanımlıyor. Haksızlık her yerde olabileceği için sürekli hassas olup hırlamak durumundayım. En düşük sınıftan olmamama rağmen babamdan gelen bir sınıf kini de var bende. Bu benim hinliğim, sıkışınca şerefsizce çektiğim bıçağım… Nietzsche’yle bir ortak yanı mı daha mı buldum acaba… Mızıkçılık yapmayı çok küçükken bıraktım. Hem vicdani bir nüansa sahip olmak, eleştiri geleneği de yaratır.
8 Temmuz 2026
