Şiir direnirse kazanacak.

“Yaşamın değişen yüzünü, yeni ilişki biçimlerinin gözlemlerini yazmanın,

şiirin edasızlaşması için önemli bir araçsallık sağladığına şüphe yok.”

Ali Özgür Özkarcı

 

 

“Alaycı değil, naif ol, sanki düştüğün yerin hayretiyle

şaşkına dönmüş, dünyaya yeni inmişsin gibi.”

Lawrence Ferlinghetti

 

 

0.

Bu yorumlama, Cansever şiirinin UMUTSUZLAR PARKI ile erken örnekleri görülen, NERDE ANTİGONE (“Salıncak” ve “Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka”) ve TRAGEDYALAR ile orijinal formuna ulaşan, BEN RUHİ BEY NASILIM ve BEZİK OYNAYAN KADlNLAR ile doruk noktasına çıkan “dramatik şiir” veya “tragedya-şiir” oluşumunu ve Cansever’in bu bağlamdaki kendi fikirlerini konu edindiği için, ilk yorumlama gibi çok sayıda alıntı barındıracaktır. Tüm alıntılar Sonrası Kalır 1. Cilt (YKY, Ağustos 2017), İki Satır, İki Satırdır, Alev Ebüzziya’ya Mektuplar 1962-1976 (YKY, 2021) ve Şiiri Şiirle Ölçmek, Şiir Üzerine Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar (YKY, Şubat 2022) kitaplarından yapılmıştır. Tüm yargı cümleleri çıkarım, tahmin veya iddiadan ibarettir.

 

“İddialar spekülasyondan ibarettir.”

Semih Yalçın

 

 

1. Sıkıntı

 

“Hep sıkıntıya çalışır hayat”

Yavuz Özdem

 

“Sıkıldık mı hep böyle bir şeyler yapmak gereğini duyarız yahut o

boşluk duygusuna kapılınca, Nâsıra’lı İsa’yı peygamber eden

budur, güneş altında yalnız kalınca böyle korktu, peygamberliği

işte bu yüzden. Bir kadına tutulsaydı tutulabilseydi somut bir

kadına Simun haç taşımanın günahını çekmeyecekti.”

“(BİR KANTAR MEMURU İÇİN) İNCİL”, Turgut Uyar

 

 

 

1.1

İlk yazıda “… belli ki şairi sıkıntı basmış” demiştim. Alev Ebüzziya’ya, Erdal Öz’e, Melisa Gürpınar’a ve İlhan Berk’e mektuplarının tarihlerini o dönemde yazdığı şiirlerin tarihleri ile karşılaştırırsak, klişe ifadeyle, Cansever’in sıkıntı ve şiiri iç içe yaşayarak yazdığı söylenebilir.

 

“Boyuna şiir yazıyorum. Şiirden başka ilgimi ayakta tutan bir şey yok hemen hemen.” (Ebüzziya’ya 12. mektubundan)

 

“Elimden alınması mümkün olmıyan bir can sıkıntısı var bugün.” (Ebüzziya’ya 4. Mektup, 12.12.1962)

 

“Ne İsa gibi duygu peygamberiyim, ne de fikirlerine çok inandığım çağdaş bir düşünür kadar akıllıyım. Ben, ben’im sadece; anlamazlığın, sıkıntının çağdaş bir yüküyüm sanki.” (Ebüzziya’ya 11. Mektup, 14.12.64)

 

“Dopdolu bir beyazlık ağlıyor, yas tutuyor sanki. Sıkıntı, sıkıntı, sıkıntı…” (Ebüzziya’ya 13. Mektup)

 

“Üzülerek söylüyorum Alev, neyi ne yapsam korkunç bir acı duyuyorum. Sıkılıyorum, sıkılıyorum, sıkılıyorum. Kötü bir şekilde anladım dünyayı. Belki her şey iyiydi. Ama ben öyle anladım. Kıstırılmışım, kurtulamıyorum.” (Ebüzziya’ya 45. Mektup)

 

“Benim giysilerim başka bugün: Sıkıntı, suçluluk duygusu, bir tuhaf acı.” (Melisa Gürpınar’a 1965 tarihli mektubundan)

 

“Sanki şiir değil de mesleğim, sıkıntı.” (Ebüzziya’ya 57. Mektup, Mart 1966)

 

“İçimdeki “organ-sevinç” kayboldu. Sıkıntı yendi onu.” (Ebüzziya’ya 87. Mektup, Haziran 1966)

 

“Sevgili Alevci, sıkılıyorum. Gerçi herkes sıkılıyor ama, benimki çok başka türlüymüş, çok yoğunmuş gibi geliyor. (Ebüzziya’ya 97. Mektup)

 

“Sıkıntı” Erdal Öz’e 1958 tarihli ilk mektubunun daha ilk cümlesinde karşımıza çıkıyor. Aynı tarihlerde UMUTSUZLAR PARKI’nın çıkacağını yazıyor.

 

“Kardeşim Erdal. Müthiş sıkılıyorum.” (Erdal Öz’e 20 0cak 1961 tarihli mektubundan)

 

“Şimdi güz! Her şeyden artakalan, sıkıntı gene. Soyadımın başlangıcı gibi: Cans… (Sanıyorum Erdal Öz’e 21 Eylül 1963 tarihli mektubundan)

 

Ebüzziya’ya mektuplarında “sıkılıyorum” ve “sıkıntı” 14’er, “sıkıntılı” ve “sıkıntıyı” 5’er, “sıkılıyor”, “sıkıntıya” ( 1’i Tevrat’tan, 1’i “ACI BAHRİYELİ”den) ve “sıkıntısı” (1’i “KUŞ SÜRÜLERİNDEN BİR DUVAR”dan) 4’er, “sıkıldım” ve “sıkıntıdan” 3’er, “sıkıntısının”, “sıkıntının”, “sıkıntılısın”, “sıkıntıysa” ve “sıkıntılar” 2’şer, “sıkıldı”, “sıkılsam”, “sıkılacaktın”, “sıkılan”, “sıkılma, “sıkılacaksın”, “sıkılacak”, “sıkılmam”, “sıkılırsın”, “sıkıntıma”, “sıkıntılarım”, “sıkıntımın”, “sıkıntılarımdan”, sıkıntılarımın”, sıkıntılarımız”, “sıkıntılarıma”, “sıkıntıyla”, “sıkıntıydı”, “sıkıntım”, “sıkıntıların” ve “sıkıntılarının” 1’er kez yer alıyor; Erdal Öz’e mektuplarında “sıkıntının” 5, “sıkıntı” 4, “sıkılan” 3, “sıkıl”, “sıkılmaktır”, “sıkıntılar” 2’şer, “sıkıntısını”, “sıkıntılarımın”, “sıkıntısı”, “sıkıntılarla”, “sıkıntıları”, “sıkıntılı”, “sıkılıyordum”, “sıkılıyorum”, “sıkılmak” ve “sıkılamaz” 1’er kez yer alıyor; Melisa Gürpınar’a mektubunda “sıkıntı” 2, İlhan Berk’e mektubunda “sıkıntılarıma” 1 kez yer alıyor.

 

1.2

Bütün mektuplarındaki başat öge olarak “sıkıntı”yı gördüğümde içimden “Yahu bu adam niye bu kadar sıkılıyor?” demiştim. 1947’deki İKİNDİ ÜSTÜ ve DİRLİK DÜZENLİK’ten 1957’deki YERÇEKİMLİ KARANFİL ve 1958’deki UMUTSUZLAR PARKI’na yaptığı büyük sıçramayı Cansever belki de benliğinden hiç ayrılmayacak o sıkıntı ile yapmıştır. Sıkıntı kozası TRAGEDYALAR’da kelebeğe dönüşmüş, BEN RUHİ BEY NASILIM ve BEZİK OYNAYAN KADlNLAR ile Cansever şiirinin zirvesine doğru yükselmiştir.

 

Bu dönüşümde yapılabilecek en basit çıkarımlardan biri; Cansever’in kendisini derin bir sıkıntıya sevk etmiş olan dramı doğrudan görmesi, tanık olması veya yaşamasının; şiirini yeniden şekillendirdiği, sıkıntılı, kasvetli ve uğraştırıcı bir şiir ortaya çıkardığıdır. Bu her şairde mutlaka gerçekleşecektir diyemeyiz zira bugün belki de dramları, aklımızı kaçırtacak derecede, hem bireysel hem toplumsal, ülke ve bölgesel bazda yaşamamıza rağmen şiir bu oranda dramatik, trajedik olmayabilmekte -hatta aksine, anlam verilemeyecek, şaşılacak derecede lakayıt ve sırıtkan olabilmektedir (“Bu kadar gülecek ne vardı?”).

 

1.3

Cansever’in kendine has tragedyasından bahsedebileceğimiz gibi belki de kendine has sıkıntısından da bahsedebiliriz. Sıkıntıyı bu denli yoğun kavrayan, yaşayan, onunla yoğrulan, insanlara onunla karışan başka bir şair/yazar var mı?

 

“Bu adamlardan birini sorguya çektim, böyle nereye gittiklerini sordum. Hiçbir şey bilmediğini, kendisinin de, ötekilerin de hiçbir şey bilmediklerini; ama yenilmez bir yürüme gereksinimiyle itildiklerine göre, elbette bir yere gittiklerini söyledi.

İlginç bir şey: bu yolculardan hiçbiri, boynuna asılıp sırtına yapışmış azgın hayvana kızmışa benzemiyordu; kendinden bir parça sayıyordu sanki onu. Tüm bu yorgun ve asık yüzlerde hiçbir umutsuzluk belirtisi yoktu; göğün bunaltıcı kubbesi altında, ayakları bu gök kadar kasvetli bir toprağın tozlarına batmış durumda, hep umut etmeye yargılı kişilerin boyun eğmiş yüzleriyle ilerliyorlardı.” (“VI Herkese Kendi Düşü”, Paris Sıkıntısı, Charles Baudelaire, Türkiye İş Bankası Yayınları, VI. BASIM NİSAN 2013, Çeviren  TAHSİN YÜCEL)

 

“Sarı tütünün hafif kokusu: memurlar içer bunu. Salambo, Ayşe; yani pazar sigaraları. Kendini daha fazla kapıp koyvermişe benzeyen bazı yüzlerde, biraz hüzün görür gibi oldum. Hayır hüzünlü değildi onlar. Neşeli de değillerdi. Dinleniyorlardı sadece. Faltaşı gibi açılmış durağan gözleri, denizi ve gökyüzünü yansıtmaktan başka şey yapmıyordu. Birazdan evlerine dönecekler; yemek odasındaki masada, çoluk çocuk birlikte bir fincan çay içecekler. Şu anda elden geldiğince az güç harcayarak, davranışlarında, sözlerinde, düşüncelerinde tutumlu davranarak yaşamak istiyorlardı. Yüzlerindeki çizgileri, göz kenarlarındaki kırışıkları, haftalık çalışmanın verdiği acı yorgunlukları ortadan kaldırmak için bir tek gün vardı ellerinde: tek bir gün. Dakkaların ellerinden kayıp gittiğini duyuyorlardı. Pazartesi sabahı, dokuzda evden çıkmak için gerekli gücü toplayacak zamanı bulacaklar mı acaba? Deniz havası canlandırıyordu onları. Derin derin solumaları bundan ötürü. Uyuyanlarınkine benzeyen, düzenli ve derin soluyuşlarından başka hiçbir şey, canlı olduklarını göstermiyordu. Parmaklarımın ucuna basarak yürüyordum. Dinlenip duran şu acıklı insanlar arasında, kaskatı ve taptaze gövdemi ne yapacağımı bilemiyordum.” Bulantı, Jean-Paul Sartre

 

“Yaşamıma sıkıntı tecrübesinin hükmettiğini söyleyebilirim. Bu duyguyu ta çocukluğumda tanıdım. Eğlence, sohbet ya da zevklerle oyalanabilecek sıkıntı değil burada söz konusu olan; tabir caizse temel bir sıkıntı bu ve şundan ibaret: Kendi evinizde veya başkasının evinde, ya da güzel bir manzaranın karşısında, az ya da çok aniden her şeyin içi ve anlamı boşalıyor. İçte ve dışta boşluk. Tüm evren hiçliğin damgasını yiyor. Ve hiçbir şey bizi ilgilendirmiyor, hiçbir șey dikkatimizi hak etmiyor. Sıkıntı bir baş dönmesidir, ama sakin ve yeknesak bir baş dönmesidir; evrensel anlamsızlığın ortaya çıkışıdır; bu dünyada da öbür dünyada da bir şey yapılamayacağının, yapılmaması gerektiğinin, hayrete varan, ya da en üst basirete varan kesinliğidir, bize uyabilecek ya da bizi tatmin edebilecek hiçbir şey yoktur.” E. M. Cioran

“Neyinden hoşlanmıyorsun bu hayatın?”
“Bitmek bilmeyen koşuşturmasından, ufak tefek, adi tutku oyunlarından, özellikle de açgözlülüğünden, birbirinin yolunu kesme hırsından, dedikodularından, iftiralarından, birbirini çimdiklemelerinden, birbirlerini şu tepeden tırnağa süzmelerinden… Konuşmalarını dinlerken başım dönüyor, aptallaşıyorum. Bakınca doğru dürüst, aklı başında biri sanıyorsun adamı, konuşmasını duyunca şaşırıyorsun: ‘Falancaya şu kadar verdiler, filanca kirasını aldı.’ Biri bağırıyor öteden: ‘Olacak şey değil, ne kirasıymış, aldığı?’ Bir başkası şöyle diyor: ‘Falanca dün akşam kulüpte çok para kaybetti; filanca üç yüz bin kazandı!’ Anlayacağın, can sıkıntısı, can sıkıntısı, hep can sıkıntısı!..” (Oblomov, İvan Aleksandroviç Gonçarov, Çeviren Ergin Altay, İletişim, 6. Baskı)

 

“Ben halka bakınca terlenirim”

“Yaşatan”, İsmet Özel

 

Topluma, kalabalığa, insanlara bakınca canı sıkılanlar. Oblomov can sıkıntısıyla toplumdan kaçar fakat Cansever aksine o sıkıntıyla birlikte kalabalığa karışır. Baudelaire’in öznesi ise ilgisizliğe gömülür, bazen de aşağılar kitleyi:

“Aşağılık köpek, sana bir çıkın pislik sunsam, hazla koklardın, yerdin belki de. Hüzünlü yaşamımın yakışıksız yoldaşı, sen de kitleye benziyorsun. Ona da güzel kokular sunmaya gelmez hiç, böyle hoş kokular karşısında çileden çıkar, ona da özenle seçilmiş pislikler sunmak gerekir.” (“VIII Köpek ve Şişe”)

 

(Tamamen insana ve insan topluluklarına ait hâl ve hareketlere yönelik, hayvanlar üzerinden aşağılama ifadelerini kabul etmiyorum. Mesela, kaldırıma park edilmiş araçların camlarına bir aralar “öküz” yazıları yapıştırılıyordu. Hangi öküzün kaldırıma park ettiği görülmüştür?)

 

 

1.4

“MASA DA MASAYMIŞ HA…” şiiri bu sıkıntının ilk işaret fişeği olabilir mi? DİRLİK DÜZENLİK ve İKİNDİ ÜSTÜ içerisinde başka hiçbir şiirde olmayan, oraların yabancısı gibi duran, diğerleriyle aynı havadan çalmayan, diğerlerinden bambaşka bir havadan, biraz bozuk çalan, büyük sıkıntının ilk emarelerini taşıyan bu şiirle -Ece Ayhan ne kadar dışlamaya çalışsa, “sonradan katıldı” dese de, aksine- Cansever’in İkinci Yeni’yi aslında 1947’de “MASA DA MASAYMIŞ HA…” ile fark etmeden başlatmış olabileceğini iddia ediyorum – ya da böyle bir iddia mevcutsa bu düşüncelerimle katılıyorum diyeyim.

Böyle bir iddiada bulunulmuş, link ölü olduğu için erişemedim, kim bulunmuş bilemiyorum. “Masa da Masaymış Ha…” 1947 tarihli DİRLİK DÜZENLİK içinde olduğu için bu iddianın tarihini 6 yıl geriye çekerek hâlâ bayrak şiir olduğu iddiamda duruyorum.

 

(NOT: Bu yazıyı yazmaya başladığımda, tesadüfi bir şekilde yukarıdaki arama sonucuyla karşılaştım. “iddia ediyorum” lafının sonuna “katılıyorum” ile biten cümleyi, ekran görüntüsünü ve altındaki notu ekledim. Yazı bittikten bir süre sonra, yayınlanmadan önce Enis Akın’ın Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu kitabında, 19. sayfada;

 

“İkinci Yeni’nin başlangıç tarihi olarak 1953’e işaret eden Suut Kemal Yetkin ve Güven Turan’la aynı görüşteyim. Bugünden bakıldığı zaman ilk İkinci Yeni şiiri, Ömer Edip Cansever imzalı 1953 Eylül’ünde Yenilik dergisinde yayımlanan ‘Masa da Masaymış Ha’dır.”

 

ve 38. sayfada;

 

“‘Masa da Masaymış Ha’ yukarıda özetlediğim İkinci Yeni ilkelerine uyan bir şiirdir. Bu şiir bir ev eşyası üzerinden modern bir “insan” tarif eder. Düşünceleri olan, umutları olan, yapmak istedikleri, sevdikleri sevmedikleri olan, günlerdir bira içmek isteyen ama içmeyip bugünü beklemiş olan 1950’lerin modern, “kendine dair” istekleri olan bu somut bireyi (çizilen resimde aile veya topluma dair hiçbir referans yoktur, veril kimliklerden özerk, yalnızca birey -1950’lerin- vardır) Edip Cansever şiirin ortasına somut bir biçimde bırakır.”

 

cümlelerini okudum. Burada kafamı kurcalayan, “MASA DA MASAYMIŞ HA…” şiirinin içinde olduğu DİRLİK DÜZENLİK’in basılış tarihi Sonrası Kalır 1. Cilt”te (YKY, Ağustos 2017) 1947 olarak geçmesidir.)

 

Garip’in kendine has -gerçek yaşam tam aksi trajedilerle dolu olsa da- nikbin, endişeden vareste, meserret havasının aniden ve keskin bir şekilde kırıldığı ilk noktadır “MASA DA MASAYMIŞ HA…”, “yaşama sevinci” lafı geçmesine rağmen. İkinci Yeni – Garip farklarından biri bu değil mi zaten? Kitabın sadece bu şiirinde görülen kırılma diğer şiirlere sirayet etmediğinden ve diğerlerinin vasatın altında kaldığını düşünmüş olacak, bu şiir ile birlikte diğer 24 şiirden sadece üçü, şair tarafından hayattayken yayımlanan toplu şiirlere alınmış. (Bu hususa değinen herhâlde onuncu kişiyim.) “MASA DA MASAYMIŞ HA…”nın, Garip rahatlığının, göstermelik müreffehliğin, (Ceyhun Yılmaz’ın Orhan Veli’nin pardesü anısını anlattığı videoyu izlediğimde yaşamıyla şiiri arasındaki tezata şaşırmıştım) nikbinliğin son kırıntılarını, eser miktarda da olsa taşımasını da göz ardı etmemeliyiz tabii, özellikle son dörtlüğü. Bana göre bu şiir, anne karnını tekmeleyen bebek misali, Cansever’in neredeyse resmî denebilecek, ilk İkinci Yeni’si YERÇEKİMLİ KARANFİL’e doğacağını sezdirmektedir.

 

Ek: Dar mekân, küçük enstantaneler, küçük planlarla çekim, Garip karkası gibi duruyor ama anlatımda, iletimde meserret havadan sıyrılma, durgunlaşma, durulma, -“yaşama sevinci”nden ziyade hayat karşısındaki genel hâl: şaşkınlık, merak, fark ediş, gücenme?- ile yeni bir mimarinin habercisidir. Ayrıca, İkinci Yeni’nin Turgut Uyar özelinde alametifarikalarından biri olan listelemenin Cansever’de belirgin şekilde kullanıldığı şiirlerden biridir.

 

 

 

1.5

“Sıkıntı”yı NERDE ANTİGONE’de çokça, neredeyse her şiirinde yer alan “ölüm” ile birlikte düşündüğümüzde, artık eski nikbinlikten, neşeden hiç eser kalmadığını, ibrenin bedbinliğe döndüğünü görebiliyoruz. Nadir de olsa, ülkenin durumuna duyulan keder “Yer kalmadı acıya ülkemizde” (“MEDÜZA”) ile ilk kez bu kadar net bir söyleme, “Bizim yıkık manastır yüreğimiz” (“ÖLÜ ÖLDÜ”) ile de neredeyse arabeske varıyor (elbette arabeski kötülemiyorum).

 

“İşte indim aşağıya. Gazeteyi aldım. Baktım. Korkunç!.. Zonguldak’ta on bin işçi kanunsuz grev yapmışlar. Şehre doğru yürümüşler. Bir mühendisi linç etmişler. Üç işçi öldürülmüş. Askerler kordon altına almışlar. Ateş açılmış. İşte Türkiye.

İşte Türkiye. Yüreğim halktan yana, ezilenden yana. Sonra ben, sonra sen. Onlar ezilirler, aç kalırlar. Biz yabancılaşırız. Onlar şehre doğru yürürler. Biz trajiğimizi yazarız. Aslında hepsi bir. Umutla umutsuzluk yan yana.

Burası Türkiye. Türkiye’de çok şeyler oluyor. Bilmem ne kadarını izleyebiliyorsun Alevci. Alkoller boşuna tüketilmedi yıllardır. Rakamlar konuşuyor artık. Şu kadar aç, şu kadar işsiz, şu kadar hastalıklı … Eee sonra? Koalisyonlar, içi boş sözler, palavralar. Sabahki gazeteler de senatörlerin aylıklarının 5500 TL’na çıktığını yazıyordu. Ya toprağın altındaki maden işçisi? Günde 10 TL alsa, ayda 300. Dört çocuk bir kadın? Doktor, ilaç, giyim, ekmek, yakacak? Geçenlerde bir ilkokul öğretmeniyle konuşma yapmışlar bir gazetede. Öğretmen, “Çocuklarıma gazozun ilaç olduğunu söyliyerekten avutuyorum” diyordu. (Ebüzziya’ya 7. Mektup)

 

Mektuplarında o  günün acılı gündemi hakkında yazdığı hatırladığım kadarıyla tek mektup bu. Bu denli ayrıntılı, üzerinde durarak başka bir mektupta gündeme dair yazmamış. “MEDÜZA” ve “ÖLÜ ÖLDÜ” haricinde, “Yüzünü çevirince bir bardak gibi düşüp kırılan memleket” (“SU”, SONRASI KALIR), “Gülemiyorsun ya, gülmek/Bir halk gülüyorsa gülmektir/Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet abi.” (“MENDİLİMDE KAN SESLERİ”, SONRASI KALIR)  gibi hatırlayabildiğim birkaç örnek haricinde, gündemin bu denli doğrudan yansıdığı başka şiiri var mı? Gündeme, ülkeye, acılara hiçbir zaman kayıtsız kalmadığını, olayları ani refleksler, basit dışavurumlar ve hikâyat yerine, kendine özgü işlemlerle şiire çevirdiğini söyleyebiliyoruz.

 

 

2. Şiir Gibilik

 

2.1

Mektupları ile ilgili bir diğer husussa, âdeta “şiir gibi” yazılmış olmalarıdır. Kafagöz’ün “Kötü Şiir Nedir?” başlıklı soruşturmasında bahsettiğim hususun, “iki ucundan çekildiğinde mektuba dönüşen” metinlerin aksine, bin yılların alışkanlığı ile mektupları satırlara bölersek, o aralıkta yazdığı şiirler gibi, neredeyse “Salıncak” düzeyine denk gelen şiirler ortaya çıkabilir. Satırlara bölme işlemi yapmaya gerek kalmaksızın düz şiir de denebilecek seviyede kısımları mevcuttur.

 

2.2

AĞITLAR

1.

BUGÜN

27 TEMMUZ 1968

CUMARTESİ

 

İSTANBUL’DAN

 

oğlum

 

selâm eder gözlerinden öperim

nasılsın iyi misin

bizleri soracak olursan

biz hepimiz iyiyiz

oğlum ne oldu

neden mektup yazmıyorsun

acık eline para geçtimi

bizi unutuyorsun

demek ki

ihtiyacınız olduğu zaman bizleri arıyorsunuz

bundan sonra

ne mektubunuzu istiyorum

ne yüzünüzü

ne selâmınızı

…”

(Kuş Tufanı, Refik Durbaş, Soyut Yayınları, 1971)

 

Buradaki etkime ise şiire ait değil, mektuptaki duygunun bir nevi taşma şeklinde vuku bulan doğrudan, süssüz, duru anlatımından kaynaklanıyor, yoksa bin yılların alışkanlığıyla, satırlara bölünüp mısra formuna sokulmasından değil. Metnin etkisi mektubun kendisinden, mektup olarak geliyor; şiir olarak değil. (Annem de mektup yazarken bazen -herhâlde- Türkçe yetmeyince Hemşince yazardı, bütün mektubun acısı o bir Hemşince cümlede birikirdi.) Bu haliyle bile bu metni şiirden ziyade mektup olarak görüyorum.

 

2.3

Şiir-mektuba iyi örnek: Denge Esentürk’ün Cevab Verilemeyen Mektub şiiri (LED, 160. Kilometre, 2010).

 

 

3. Ne Yapmalı? Neden Yapmalı? Nasıl Yapmalı?

“çok uzun şiirlerin dönemi sona erdi”

özçekim, Kaan Koç

 

3.1

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, araştırmaktan yılmayan bir iki ozan ayrı tutulursa, şiirimizi, düşünsel-özsel bir devrimle yenileyecek, geleceğe bağlayabilecek ozan yok gibidir. Öyleyse bir şeyler yapmak zamanı gelmiştir. … Bence yapılacak iş, şiirimizi bilinçli olarak değiştirmek, yukarıda da belirttiğimiz gibi, şiirin eytişimsel evrimine temel olabilecek bir akımı başlatmak zorundayız.  (“Geleceğin Şiiri”, Yeni İnsan, 6-7 (Haziran-Temmuz 1963)- Şiiri Şiirle Ölçmek içinde)

 

Bu uzun pasajları alıntılamamın sebebi, Cansever’in “uzun soluklu şiir” gayesinin nereden kaynaklandığı ve nasıl ilerlediğine dair çıkarımlar yapma çabamdır. Cansever’in İkinci Yeni’ye kadar olan arayış ve ilerleme gayretinin (1947 tarihli DİRLİK DÜZENLİK ile 1957 tarihli YERÇEKİMLİ KARANFİL arasındaki on yıllık süreçte bu arayış ve gelişim çabalarını kendi yazılarından okumak mümkün) İkinci Yeni’nin oluşumundan sonra da kaybolmadığını, UMUTSUZLAR PARKI’ndaki, NERDE ANTİGONE’deki “Salıncak” ve “Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka” gibi uzun soluklu, (ama henüz dramatik yapının tam olarak yerleşmediği) şiirlerinden itibaren TRAGEDYALAR’ın oluşum süreciyle, sonrasında BEN RUHİ BEY NASILIM ve ÇAĞRILMAYAN YAKUP gibi bağlamsal kitaplarla görüyoruz. Sürekli arayış hali, sürekli ilerleme gayreti.

 

“Boyuna şiir yazıyorum. Şiirden başka ilgimi ayakta tutan bir şey yok hemen hemen.” (Ebüzziya’ya 12. mektubundan, 1964 ya da 1965)

 

3.2

İkinci Yeni’nin simge kitaplarından sonra şairler hiç durmadan yeni arayışlara girdiler. Eğer bunu yapmasalardı hızlı bir şekilde katılaşıp klişeleşeceklerini gördüler. Bu arayışları da çoğunlukla uzun soluklu şiire yönelmeleri ile oldu.

 

Cansever bir daha YERÇEKİMLİ KARANFİL gibi, Süreya bir daha ÜVERCİNKA gibi, Uyar bir daha DÜNYANIN EN GÜZEL ARABİSTANI gibi, Karakoç bir daha ŞAHDAMAR gibi yazmadı – Karakoç için ŞİİRLER I – Monna Rosa ve ŞİİRLER II – Şahdamar/Körfez/Sesler gibi yazmadı, sonraki kitaplarında daha çok İslami doktrinin ağır bastığı, neredeyse didaktikliğe varan şiirler yazdı demek daha doğru olur sanırım (elbette İslami doktrini kötülemiyorum ama didaktiklik şiirde kötü duruyor).

 

Cansever UMUTSUZLAR PARKI ile başlayıp NERDE ANTİGONE ve TRAGEDYALAR ile kendine has tragedya formunu kurarak devamında BEN RUHİ BEY NASILIM ve ÇAĞRILMAYAN YAKUP’la zirveye ulaşan bir hatta kendi şiirinin ana omurgasını oluşturdu.

 

Cemal Süreya BENİ ÖP SONRA DOĞUR BENİ ile Papirüs döneminde uzun ve bence en verimli (ancak dramatik yapıda veya tematik olmayan) şiirler yazdı. (Temmuz 1984’te Hürriyet Gösteri’de, Tuğrul Tanyol ile söyleşisinde, “1985 başında Zulümleri’i yayımlayacağım. Dünyanın birçok ülkesinde yapılan zulümleri anlatıyorum burada. Bütünüyle aynı temayı işleyen ilk şiir yapıtım oluyor.” diyor fakat bu kitap yayımlanmamış.)

 

Karakoç, dönüp dönüp okuduğum, bana göre en güzel kitapları ŞAHDAMAR (1953-1957), KÖRFEZ (1957-1962) ve SESLER (1962-1967)’den sonra 40 bölümlük tek şiirden oluşan HIZIRLA KIRK SAAT (1967), TRAGEDYALAR’a benzer dramatik yapıya sahip LEYLA İLE MECNUN (1980) gibi bağlamsal kitaplar yazdı.

 

İsmet Özel’in Erbain’inde yıllar geçtikçe şiirlerin hacminin arttığını görürüz. Özel daha sonra HIZIRLA KIRK SAAT ve LEYLA İLE MECNUN gibi bağlamsal bir kitap olan BİR YUSUF MASALI’nı ve uzun şiirlerden oluşan OF NOT BEING A JEW’u yazdı.

 

Zarifoğlu, ilk dönem, yapayalnız bir şiir adasından yazdığı aşırı özgün, dönüp dönüp okuduğum, bana göre en güzel kitabı İŞARET ÇOCUKLARI’ndan sonra YEDİ GÜZEL ADAM’ı yazdı. Daha sonra, önceki “yırtıcı”, “yabani” şiirlerine nazaran daha ehlî, muhtemelen SSCB’nin Afganistan işgalinden dolayı, İslamî hassasiyeti yüksek, uzun sayılabilecek birkaç şiiri söz konusudur.  (“Eski şairliklerim gitti gözümden/Gayridir başka bir hal kuşanıyorum”, “Kabul”, MENZİLLER).

 

Özetle, dönemin bazı şairleri bir yerden sonra, artık olgunlaştıktan sonra mı diyelim, malzemesine iyice aşina ve hakim olduktan sonra mı diyelim, “eli alıştıktan sonra” mı diyelim, bağlamsal, uzun soluklu, bölümlü, büyük şiire doğru eğilimli hale gelmiş oluyorlar.

 

Cansever, Süreya, Karakoç, Özel’in tüm külliyatına dönemsel baktığımızda şiirlerin hacmi bakımından ortaya aşağı yukarı şöyle bir örüntü çıkıyor: kısa, kısa-uzun, uzun, çok uzun, kısa, bazen çok kısa. En verimli, ustalık eserleri diyebileceklerimiz de yine aşağı yukarı uzun ve çok uzun dönemlerinde meydana geliyor. Bir yerden, bir zaman sonra poetika ustalaşmayla birlikte çoğu zaman bağlamlı ve uzun soluklulaşmaya başlıyor.

 

Elbette birçok şair tüm yazın hayatı boyunca bu örüntünün dışında olabilir, burada sadece, genel geçer olmayan, küçük bir örüntü yakalamaya çalışıyorum.

 

Bu minvalde biraz daha eskilerden Nazım Hikmet’in Benerci Kendini Niçin Öldürdü? ve Kuvâyi Milliye’si, Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları, Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat’ı (okumadım, sadece yapısı hakkında Wikipedia maddesine baktım, “Zengin teşbih ve kafiyelerle örülmüş, düzyazı tadında bir eserdir.” ibaresi girilmiş. “Düzyazı tadı” bende bir ekşime yaratıyor), külliyatlarına çok hakim olamasam da Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Murathan Muhgan’ın uzun şiirlerini, tabii Klasik Türk Edebiyatından uzun şiirleri, mesnevi ve kaside örneklerini, Fuzuli – Leyla ile Mecnun, Şeyh Galip – Hüsn ü Aşk gibi isimleri anmak lazım -yeterli bilgiye sahip olmadığım için sadece isimlerini anmakla yetineceğim.

 

İlhan Berk’in de tematik olarak ŞEYLER KİTABI, AVLUYA DÜŞEN GÖLGE, ÇOK YAŞASIN SAYILAR ve EV’ini bu bağlamda düşünebiliriz.

 

Ece Ayhan, “Çanakkaleli Melahat’a İki El Mektup ya da özel bir fuhuş tarihi” haricinde, bu örüntünün dışında duruyor. Mahut kitap da bende düzşiirden ziyade dümdüz hikâye, anlatı tadı bıraktı -“düzyazı tadı”. Şiir bu kadar dümdüz edilmemeli.

 

3.3

Peki uzun şiire meylin sebebi ne olabilir? Özün parçalanması, dağılması, gündelik basit yaşamlardan, basit dertlerden, tasalardan geniş bağlamlara saçılması ve derinleşmesi veya derinleşememesi, tıkanması; biçimin birçok yönde sınırlara zorlanması ve farklı formlara dönüşmesi -günümüzden örnekler PARÇALI HAM., HITAPLAR, Ahmet Güntan, BEN KIMIM CANAVARI, Rahman Yıldız- sonucunu doğurmuş olabilir.

 

Destanları ve antik çağ epik şiirleri dinozora benzetirsek bugünkü uzun şiirleri herhalde tavuğa benzetebiliriz. Aradaki akrabalığı unutmamak gerek. İnsanın uzun uzun anlatma isteğini de.

 

Bu evrim Cansever şiirine tragedya/dramatik anlatım biçiminde yansımıştır; biçimi, anlatımı değiştiren şey, artık anlatacak olanın da değişmiş olmasıdır.

 

“Günlük edimlerimiz bizi öylesine yoğuruyor, öylesine kılıktan kılığa sokuyor ki, bir yığın çıkmazın buyruğunda, direnmekle çevreye uymak arasında şaşkına dönüveriyoruz. … Öyleyse bu ikili “ben”i, daha doğrusu bölüne bölüne ayrıcalığını, kimliğini yitirmekte olan “ben”i şiire aktarmak, ona bir etkinlik kazandırmak istiyorsak, eninde sonunda dramatik bir şiire yönelmemiz gerekecektir. … Bu durumda bölmek gerekiyor şiiri. Bir birey olarak neyiz? Bunu bilinceye ya da bilebilme olanaklarını edininceye kadar bölmeliyiz şiirimizi. Tıpkı yaşamamızda olduğu gibi: bir yanda yaslarımız, acılarımız; öte yanda inancımız, umudumuz, direncimiz…” (“Şiiri Bölmek”, Yeni İnsan 8 (Ağustos 1963), Şiiri Şiirle Ölçmek içinde)

 

“Yaşamanın, şu her gün içinde doksan kişiye sövüp sayıp, seksen kişiye boyun büküp yuvarlandığımız, ekmek yeyip seviştiğimiz, caddelerde, parklarda, içki içmelerin en tatlı, en güzel vaktinde, bizi kıskıvrak sarmış, ezmiş büzmüş, korkağın sünepenin biri etmiş o yıkıcı düzenin uyartısıyla, korkusu ile birden istemeye istemeye yarıda bırakıverdiğimiz yaşamanın aldatmaları varmış gibime geliyor yazdıklarımda. O beni kıvrandıran, kuşkulara sevinmelere düşüren endişeler, bana göre benim endişelerim değilmiş, aslında hiç söylemek istemediğim şeyleri söylüyormuşum sanıyorum. Belki yanılıyorum. Bunlar değil mi zaten söylemen, yazman gereken şeyler diyeceksin. Hem [bunlar, hem] bunlar değil. Anlamıyorum.” (Turgut Uyar, Yakında Bitiririm, Pazar Postası, 16 Eylül 1956, Korkulu Ustalık içinde, YKY, 4. Baskı, Şubat 2016)

 

“Biraz Tevrat okurum, özellikle Mezmur’ları…” (Ebüzziya’ya Haziran 1966 tarihli 86. mektubundan)

 

“Şunu söyleyeyim yeri gelmişken, ben şiirden çok romandan, öyküden, oyundan etkilenmişimdir. Acaba bu benim yaradılışımdan mı geliyor diye düşünmüşümdür. Neden bazen ben uzun şiirler yazmadan edemiyorum. Hatta bazı şiirlerimde öykü öğesi de var, oyun öğesi de var, diyaloglar var düpedüz. Bunlar neden oluyor? Niye ben hepsini birden toparlamak istiyorum, şiir kadar da niye romandan tat duyuyorum. Elbette o bir şiir tadı duymak değil. Sevdiğim bir romancıyı okurken şiir tadı duyuyorum diyemem ama, bir Homeros kadar, bir Shakespeare kadar da haz duyuyorum ve şiirime bunların bir başka yoldan da etkisi oluyor.”

 

“Her şair güzel bir şiirden etkilenir doğal olarak, etkiden de korkmamak gerekir. Ben aynı etkilenmeyi romandan, hikayeden, oyundan da çıkarabiliyorum. Biliyorsun, günümüzde türler arasında bir yakınlaşma var. Birbirlerine yakın seyrediyorlar. Öbür türlerden yararlandığım zaman belki bir çok yanlılık, çok boyutluluk kazanıyorum. Dengeyi o yüzden koruyabiliyorum sanısındayım.”

 

“Önemli olan -“küçük” olsun, “büyük” olsun- insanın trajedisine geçmek, birey olarak ve toplum içindeki konumuna göre trajiğini yakalamak. Ben bunu yapmaya çalıştım, diğer dalların da yardımıyla.”

 

“Bir de ben hikaye, roman, oyun öğelerinden yararlanıyorum şiirde. Bunlar şiirimi değiştirmeye yol açıyor; senin dediğin gibi gerçekten bir düzey düşüklüğü yoksa, bunda şiirde başka kaynaklardan yararlanmanın da etkisi var, tabii şiirin “kendisi”nden sapmadan.” (Yaş ve Şiir Üstüne Söyleşi – Katılanlar: Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sorular: Tomris Uyar, Şiiri Şiirle Ölçmek içinde)

 

Cansever, Garip’ten miras yekpare şiiri karakterlere bölerek klasik tragedyanın tümdengelimsel anlatısını da parçalayarak kendine özgü, orijinal bir tragedya yaratmaktadır, buna da bundan sonra Cansever tragedyası denebilir. Klasik tragedyadaki bireylerin kaçınılmaz yazgılarına ve büyük anlatılara karşılık Cansever tragedyasında bireyler, salt birey olarak ele alınıp çözümlenmektedir. Garip’in üstü kapalı bir şekilde bakış attığı birey Cansever tragedyasında çelişkileriyle, sorgulamalarıyla, kararsızlıklarıyla çok daha derinlere inilerek analiz edilmektedir. Belki anlatılan yine Süleyman Efendi’dir ama Cansever onu birçok planla, sahneyle birçok görünümlerden geçirmektedir.

 

Cansever’in, şiirini ulaştırmak istediği dramatik anlatım formuna NERDE ANTİGONE’de “Salıncak” ve “Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka” ile son provalarını yaparak başladığını düşünüyorum. Özellikle Salıncak’ın başlangıcı dekor tasviri gibidir.

 

“Büyük bir oda. Bahçeye açılan bir pencere

Ortada bir masa

Yanda bir kapı

Daha birkaç şey: Örneğin bir yunus balığı camdan, bir heykel”

 

(NOT: Yazı bittikten bir süre sonra, yayınlanmadan önce Devrim Dirlikyapan’ın ÖLÜMÜ GÖMDÜM GELİYORUM kitabından, çok geç kalmış olarak haberdar oldum, muhtemelen bu konuyu çok daha derinlemesine ele almıştır.)

 

“Öteden beri Eliot’ın “nesnel karşılık” kuramına çok önem verdim. Yani duyguların, düşüncelerin, coşkuların vb. nesnel bir karşılığı olması kuramına. Böylece şiirsel bir dekor hazırlanması söz konusu. Şiirlerim küçük insandan, küçük durumsal anlardan çok, insan dramını, yani bir çelişkiler, karşıtlıklar bütünlüğünü içermeye yönelik olduğundan, bu dekorun nesneleri de, insanları da daha bir hareket halinde görünüyorlar sanırım. (‘Edip Cansever: “Şair, Yaşadığı Zaman Diliminin Dışına Çıkabilir” ’ – Mustafa Öneş, Şiiri Şiirle Ölçmek içinde)

 

“Adnan Benk: Bu arada da meyhaneyi dolaylı yoldan betimliyorsun. Örneğin “kapatır mısın” ile garson çıkıyor sahneye. “Çatalını gezdiriyor biri tabağında” ile “tabağımda soyulmuş elma” bakışımlı gözlemler. Bu kez de sen çıkıyorsun ortaya, şiir kişisi olarak çıkıyorsun.

Edip Cansever: Yanıt vermek için belli bir kuramdan yola çıkayım ama, biliyorsun, kuramlar şiirde pek o kadar geçerli değildir. Bir şairin işi, bir yerde kuramı da bozmaktır. Fakat bugüne kadar bozmadığım, bozmak istemediğim T.S. Eliot’ın bir “nesnel karşılık” kuramı var. Şiire bir çeşit dekor hazırlamak bu. Benim burada anlatacağım şeylerin dekorunu kurmam gerek. Garsonuyla, bardaklarıyla, masasıyla, insanlarıyla tümünü anlatmam gerek. Yoksa, niye karşıdaki ağacın gölgesi ölü bir kuş olsun? Her şeyi birtakım nesnelerle vermeyi her zaman yeğlerim. Vazgeçemediğim bir şeydir bu. Eliot’ın nesnel karşılık kuramından yola çıkıyorsak coşkularımız, duygularımız, düşüncelerimiz şiire aktarıldığı zaman oradaki nesnel karşılıklarını bulmalı. Bir şiir, içindeki nesnelerle, içindeki yaşam biçimleriyle, ilişkilerle ve daha bir sürü öğeyle oluşturulur. Ve ben buna çok inanıyorum. Bu şiirde gereksiz ayrıntı sayılabilecek şeyler aslında bir fon gibi gerekli olan öğelerdir.” (Edip Cansever’le Yaşamı Besleyen Ölüm Üstüne – Adnan Benk, Edip Cansever, Nuran Kutlu, Tahsin Yücel, Şiiri Şiirle Ölçmek içinde)

 

Böylece kendi poetikası çerçevesinde Edip Cansever’in şiirlerinin doğal olarak uzun soluklu, detaylı olması Ece Ayhan tarafından anlaşılamamasına, yadırganmasına, “Edip Cansever içimizde kültür bakımından en zayıfımızdı, belki de bu yüzden şiirlerini gereksiz yere açar, uzatır ve gevşek örerdi.” (“HAKLILIĞIN İNADI”, Şiirin Bir Altın Çağı) gibi densizce bir laf edilmesine sebep olmuştur. “Bu şiirde gereksiz ayrıntı sayılabilecek şeyler aslında bir fon gibi gerekli olan öğelerdir.” Ece Ayhan’a cevap sayılabilir. “Şiiri Bölmek”teki tahlilleri yapmış, tragedyanın modern şiirde daha derin bir görünümünü inşa etmiş bir şairden “gereksiz yere açar, uzatır ve gevşek örerdi” diye bahsedilmesi haktanırlıktan uzak oluyor.

 

 

4. “Yaşadığı Gibi Yazmak”

“Konyak bir yana, denize denize inen karları görmeliydin. Ya tipi içinden geçen gemiler! Radyoda Aznavur. Kitaplar: Sophokles, Plautus, vs … Ben tragedyacıyım, ne yapalım. Sophokles deyince kanım kaynıyor.” (Alev Ebüzziya’ya 24 Ocak 1963 tarihli mektubundan.)

 

“Lusin’ler, Stepan’lar … Ben Stepan’ı seviyorum daha çok. Bir de “Çağrılmayan Yakup”u yazdım; Yeni Dergi’de çıktı. Sonra “Cadı Ağacı”nı bitirdim. Şimdi “Kumların Kımıldattığı”na başlıyacağım. İyi mi? Ben varoluşumu bunlarla imzalıyorum işte, kendimi bunlarla yaratıyorum. Giderek, “herkes” olacağım bir gün, sanki içinde “ben” olmıyan bir dünya yaratacağım. Öylesine bir baş dönmesi duyuyorum ki…”

 

Bunun gibi örnekleri fazla uzatmadan, kısaca, Geleceğin Şiiri ve Şiiri Bölmek gibi, şiirin mevcut durumu, açmazları ve ilerleme önerilerini tartıştığı yazıları yazdığı bu dönemde yoğun bir şekilde tragedya-şiir fikriyle meşgul olduğu,  Ebüzziya’ya mektuplarına NERDE ANTİGONE’den alıntılar koyduğu bu günlerde “şiirleriyle yaşadığı” çıkarımını yapabiliriz. Cansever poetikasının ana omurgasının, dinamizminin de bu meşguliyetin sonucu olarak UMUTSUZLAR PARKINERDE ANTİGONETRAGEDYALAR BEN RUHİ BEY NASILIM çizgisi ile hasıl olduğunu düşünüyorum.

 

“Seni anlamak, seni bilmek, seni düşünmek, seni duymak istiyorum kimi zaman. Sonra bütün bu isteklerin işaretlerini buluyorum. Ya da kendiliğinden oluyor bu. Arada kendimi de karıştırıyorum bu kelime yığınına. Ortaya çıkan şey mektup oluyor, şiir oluyor … Mektubu sana, şiiri dergilere … Hepsi bu.”

 

 

5. Çapaklar

Cansever belki de TRAGEDYALAR ile şiirinde yeni bir evre yaratmaya ve bu formu çapaklarından arındırarak sivriltmeye başlamasaydı, şiirini yeni bir formla devam ettirmeseydi, dümdüz konuşma ve hikâyeleşme tehlikesi ile karşılaşabilirdi:

 

“Menekşe hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara”

(NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA I)

“Çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi

Azıcık dalmışımdır – ha şunu anlasaydınız – bütün suç

dalgınlığımda”

(NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA IV)

 

“Bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik

Her neyse, amcamın namuslu günleri …

Neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü

öğrenemedim”

(NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA IV)

 

“Yok canım kimsenin bir şey dediği yok, söylenmiş bazı

sözler yaşıyor, o kadar” (SALINCAK IV)

 

“STEPAN

Bence bu kurtuluş yolu değil. Gerçi her şeyin hakkını vermeli

Üstelik kaygılanmadan

Ama bir tükenme duygusu, ölümsü bir yılgınlık da

Olabilir seninkisi. Öyleyse karar vermeli

Bir çözüm yolu mu bu, değil mi?” (TRAGEDYALAR III)

 

Bu gibi örneklerde, varılmak istenen zirveye doğru ilerlerken, Cansever tragedyasının münhasır, gövdeli anlatımından ziyade yer yer hikâye sınırına kadar gevşeyip, düştüğüne şahit oluruz. Fakat bu düşüşler seyrektir ve uzun sürmez; düştüğü yerden tekrar asli çizgisine döner. “Çapak”lardan kastım bunun gibi örneklerdi.

 

6.

“Bugün şiirimiz kendine yeni bir çıkış noktası bulmuştur. Şiire kendi bağımsızlığını kazandıracak bir çıkış noktası da diyebiliriz. Orhan Veli Kuşağı şairleri şiire kasket giydirdiler, portakal yemesini öğrettiler. Şiiri insan içine çıkardılar. Ama işte bu kadar. Orhan Veli Kuşağı şairlerinin şiir metodları düz yazı metodu, hikaye metoduydu. Dilin en olağan imkanlarını olay açısından işlediler…” (Cemal Süreya ile Konuştum – Hilmi Yavuz, “Güvercin Curnatası”, YKY, 2. Baskı, Nisan 2002)

 

“Bakın Orhan Veli’yi bilirsiniz, iyi ozandı. En iyi ozanlarımızdan biriydi. Yıktığı, sonra yerine koyduğu yadsınamaz. Yalnız Orhan Veli ile gündeşleri yazınımıza bir “küçük adam” soktular. Yıllardır çıkaramadık yazınımızdan. Belki Orhan Veli sokmadı ama onun getirdiği anlayışın, onun getirdiği yalınkat söyleyişin, biçimin itelemesi vardır. O biçimle, o deyişle “büyük adam” söylenemezdi sanıyorum. Şöyle uzunca bir şiir bile söylenemezdi. Kendi denediği “Destan Gibi” meydanda. Gerçi “Destan Gibi”nin çelimsizliği yalnız biçimin, deyişin sırtına yüklenemez ama, şiire bu çelimsizliği zorlayan nedenlerin başında geliyordu.” (Şiir Üstüne, Korkulu Ustalık, Turgut Uyar)

 

İlk alıntıyı okuduğumda, Garip’e, kamerayı salondan, stüdyodan dışarıya, sokağa taşıyan şiirdeki  İtalyan yeni gerçekçiler benzetmesi yapasım geliyor. İkinci alıntıyı ve akımın şairlerini okuduğumda ise Garip’in yapısı itibariyle uzun plan ve sekanslara müsait olmadığı, daha çok kısa plan ve sekanslarla ilerlediğini çıkarsıyorum.

“4 söz, yüz yıllık yolculuk”

 

Daha önce bahsettiğim gibi, şairaneliğin üzerine dar gelen giysisini Garip’le çıkarıp attıktan sonra, bu patlamayı haklı kılar şekilde, yeni şiir, benzerliklerden ziyade benzemezliklerle ortaklaşan İkinci Yeni adı ile kuruldu, şiirin yatağı genişledi; Cansever de bu anlamda kendi uzay zamanında en üst yörüngeye TRAGEDYALAR ile ulaştı düşüncesindeyim. Bu noktadan sonra Cansever’in “uzun soluklu büyük şiir fabrikası” kurulmuş olacaktır ve biz orada üretilen, Türk şiirinde deyim yerindeyse Cansever’e patentli tragedya-şiir formunda eserler okuyacağız – Cansever tragedyası.

 

 

7.

Cansever’in kendine özgü tragedya yarattığı savıyla birlikte “anlatıcı şair” tanımlamasının da eksik kalacağını düşünüyorum. Çünkü Cansever, ilk iki kitabı hariç -ki kendisi de tabiri caizse kendisinden hariç tutuyor: “Dirlik Düzenlik adlı yapıtım acemilik yıllarımın ilk ürünlerini kapsıyor. O dönemin şiir ortamını aşamadığı gibi, mizacımı belirtmekten de uzak şiirler. Yalnızca dört şiir almamın nedeni, başlangıçla daha sonra yazdıklarımın arasındaki bağı saptamak kaygısından doğuyor.” (Edip Cansever’le Söyleşi, Erdoğan Albayrak, Şiiri Şiirler Ölçmek içinde)- “düz” bir anlatıcı değildir; Cansever’in anlattıklarını hikâye okur gibi okumayız. Anlatımcı şiir için “Memleketimden İnsan Manzaraları”na bakabiliriz. (“Nâzım Hikmet’in, şiir olarak “yeni bir türün başlangıcı sayılabilecek” Memleketimden İnsan Manzaraları kitabını okuyanlar, bu “destan”ın ya da “uzun şiir”in baştan başa sinema dilinin bildik özelliklerini taşıdığını görürler. Çekim-sahne-ayrım-bölüm ve olgu düzenlenmesinin (örgülenmesinin) yalın da olsa özel bir kurgu anlayışıyla yapıldığını, öğeleri açıkça ayırdederler. Tinbilimsel eylemler, oluşum, kavram ve düşünceler bile çokluk nesnelere, eşyalara bağlı devinimlerle canlandırılmış tır. Her dize’nin ya da dize’ler bütününün (ya da her tümcenin) sanki perdede bir görüntü biçiminde plastik olarak görüleceği hesaplanmıştır; amaçlı. Bu yüzdendir ki Nâzım Hikmet’in şiir yapıtları içersinde sinemalık nitelikleri, -çekimden çekim’e kopuşsuz akıcılıklarını, çeşitli imgelerinin alan derinliklerini, devingen ve tartımlı kurgusunu özellikle gözönünde bulundurarak- belki en belirgin olanı Memleketimden İnsan Manzaraları’dır diyorum. Bunun yanında ünlü Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı için de aynı şey, aynı konum düşünülebilir…” nâzım hikmet ve sinema, Ece Ayhan, dipyazılar, YKY 1. Baskı, Ocak 1996)

 

 

8.

23 Ekim 2024’te İzmir Sanat’taki “Şiir Hayatın Neresinde” söyleşisinde Ataol Behramoğlu, hatırlayabildiğim kadarıyla, tragedya ile şiirin benzer güçlere sahip olduğunu söylemişti. Bunu Cansever bağlamında şöyle yorumluyorum: tragedya da şiir gibi hayatın yaygın hikâyeselliğinin içerisinden daha ayıklanmış, parlak ve vurucu ögelerle kurulduğunda etkili olmakta.  İlhan Berk’in söz-dil ayrımı bize gündelik dilin hikâyeselliği ile şiir yazmanın gereksizliği ve fuzuliliğini gösterir. Fuzuli çünkü hâlihazırda gündelik dil sürekli olarak karşı karşıya olduğumuz, sıkıldığımız, bunaldığımız bir hikâye dilidir ve şiir açısından yanlış isimlendirmedir.

 

 

Bu arada, “Şiir hayatın neresinde?”, neresindeyse neresinde. Niye bu tespit çabası? Mesela çizgi roman severler çıkıp ara ara “Çizgi roman hayatın neresinde?” diye soruyor mu? Şaire ne oluyor? Ne bekliyor? Baş köşeye oturtulmayı mı? Şiirini yaz, kitabını, dergini çıkar, otur evinde ya (bu arada tüm matbu dergiler dijitale geçse ne güzel olurdu). Şiirin saygınsa zaten saygın okur nezdinde baş üstündesin. (Şimdi de “Saygın okur kim?” sorusu ortaya çıkıyor, değil mi?) Türkiye’de bugün şiirin geniş kitlelerce okunmaması şiir adına yakınılacak bir şey değil, bilâkis sevinilecek bir şeydir. Hiçbir şeyden tam olarak anlamayıp bilâkis her şeyi bildiğini sanan bir yığının şiir hakkında ahkâm kesmesi feci olur. Şiir gibi gol. Şu anki yığının adını anacağı şiir en fazla bu olmalıdır. Tıpkı “fizik kurallarına aykırı” lafını kullananların çoğunun bir tane fizik kuralı söyleyemeyeceği gibi. “Şiir sokakta” idi, en son nerede görüldü? akp hayat pahalılığı ile şiirin geniş kitlelere yayılmasını önledi. Ayrıca bir sitedeki sayaçta Erbain’in 2013’ten bugüne 16848 adet satıldığını görüp “Türkiye’de şiir okunuyor, daha ne istiyorsunuz?” diyorum.

 

“Bastonuma dayandım, bu meydanda gökyüzünün görünüşü hoşuma gitmiyordu, çatılar çatılar çatılar bölüp duruyordu, hemşerilerim de sevmeyecekti biliyordum, bastonumla gösterdim, şu şu şu yapıları yıkın dedim işçilere, yerlerine yenilerini koyacağım, bu Akçaburgaz eski bir şehir, ben uraybaşkanı olduktan sonra sıkıntımı hemşerilere dağıttım, şimdi arkamda geziyorlar, hepsi kıvıl kıvıl yerlerinde duramıyorlar, nereyi yıksam oh diyorlar, ben yıkın deyince hep bir ağızdan yıkın diye bağırıyorlar, bu şehri nasıl yapmışlar böyle üstüste, ne gökyüzü komuşlar ne günaydın, ne buldularsa getirmişler dağların ovaların dışında, hele o sabahların akşamların bungunluğu, o eski kışlalarda güz öğleleri…

…şimdi yıkın diyorum, ilkin bu evleri, bu kötü, üstüste evleri yıkın, bu sokakları, bu eski harap kışlaları, bu dükkânları bu duvarları; bu gökyüzlerini kurtaralım, yıkıyorlar, Hemşerilerim yıkın diye bağırıyor ardımdan, bazı idame kurulu üyeleriyle bazı ihtiyarlarla donmuşlar bana karşı, kadınlarla çocuklar benden yana hep, bastonuma dayanıyorum, gösteriyorum, yıkın, temizleyin, yıkıyorlar, bir çeşmeler kalsın, bir gölgeler, hele tamir evlerini, bize o eskimiş eşyaları zorlayan bütün tamir evlerini yıkın, hemşerilerim yıkın diye bağırıyorlar.” “(BİR KANTAR MEMURU İÇİN) İNCİL”, Turgut Uyar

 

“Bana bu ülkenin yönetimini verseler yapacağım ilk iş nedir biliyor musun? Şu bakanlık, şu vekillik, şu müdürlük, şu sayıştaylık… kepçeyle… yık oğlum, yık lan!” Azadi Kaya

 

Şiir direnirse kazanacak. sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin