“Onun en sevdiği romanı Yarın Yapayalnız’dı, öyle dedi. Bence o romanın kahramanı olan Handan Sarp, bir İbsen kadını olarak Selim İleri’nin kendisiydi.” | Ahmet Güntan’ın yeni Çene. yazısı.
■
Selim İleri’nin öldükten sonra yayınlanan kitabı Sen Diye Biri’ni[1] çok uzun bir süreye yayarak okudum, neredeyse iki ay boyunca her gün uykuya geçmeden önce on – on beş sayfa. Kendisinin sayıklama diye adlandırdığı[2], hep aynı anıları, pişmanlıkları, mutsuzluğu, neredeyse hep aynı kelimelerle, diziliş sırasında bir mantık aramayan değişik permütasyonlarla yazdığı dört yüz on dokuz sayfa. Kitabı bitirdikten sonra fark ettim ki uyumadan önce girdiğim bu mutsuzluk meditasyonunu ciddi bir şekilde özlüyorum. Bu entelektüel bir istek değil, içimde saklanan gizli varlık kendi etrafında dönen bu dağınık girdabı— hafızanın bu karmaşık güdülemesini özlüyor. Bu Selim’in büyük bir yazar olarak ortaya koyduğu büyük üslup sayesinde böyle— kolay bir şey değil, çok zor bir şey. Kitap Cüneyt Arkın’la tanışlığının etrafında dönüyor. Kitabın ismindeki Sen başlangıçta Cüneyt Arkın için kullanılan bir hitap iken sonra yıllara dağılmış anıların içindeki çeşitli Selim İleri’ler için de kullanılıyor, dağınık girdap içinde kimin için kullanıldığının belirsizleştiği anlar da çok. Cüneyt Arkın’a yakınlığının hesaplaşması çok sık Selim’in kendine Sen diye hitap ederek girdiği bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Hastabakıcıların onun eski yatak odasında uyuduğu gecelerde, çalışma odasında, tekerlekli sandalyesinde, sabah ışığına kadar uyanık kalarak birleştirdiği anılar, kelimeler. Sonra ertesi gece yine aynı anılar, kelimeler, hiç tekrara düşmeyen başka tekrarlarla— Selim İleri ölümü bekliyor, ölüme hazırlanıyor, ölümünden sonra yayınlanınca o hazırlığı anlamlı kılacak ayrılık metnini yazıyor.[3] Selim İleri’nin yakın arkadaşı değildim ama onunla benim için edebi yakınlığın dışında bir arkadaşlığım oldu. Hasan Bülent Kahraman’a yazdığı mektupları[4], Kahraman’ın düştüğü açıklama notlarıyla beraber okuyunca edebiyat sevgimin en çok Selim’inkine benzediğini farkına vardım. Onda hem 20. Yüzyıl modernistlerini— Virginia Woolf’u hem bugün kimsenin yüz vermediği Ziya Osman Saba’yı bulabilirsiniz. Deneysel şair diye anılan şairler arasına Kemalettin Tuğcu’nun şiirlerini okuyup duygulanan kendimden başka birini tanımıyorum[5]. Bir şairin modernistleri okuması, modernizmi anlaması, aralarından kendi şairini bulması, sevmesi elbette önemli ama kendini güvenli, üstün bir makama konumlandırıyor sanısıyla Cahit Sıtkı Tarancı’ya burun kıvırıyorsa benim için orada derin bir şüphe başlar— var böyleleri. Selim İleri’nin popüler romanlardan yola çıkarak yazdığı deneysel denebilecek romanlar modernin tanımını nereye kadar genişlettiğini gösteriyor. Ferit Edgü onun bu aranışı için Türk edebiyatının Tanzimat’tan bu yana gelişmelerini izleyen ve bunu eserlerinde gerçekleştiren bir başka çağdaş romancımız olduğunu sanmıyorum diyor[6]. Selim her zaman yaramaz çocuktu aslında. Edebiyatta yaptığı bütün seçimler uslu durmayan bir yazarın seçimleriydi. Son kitabına— Sen Diye Biri’ne dek aksatmadan, hiç çekinmeden sürdürdüğü Virginia Woolf tutkusunun, kopukluklu biçemin yanına Kemal Tahir’i koymak söz dinlememek, ayak diremek demek değil de nedir? Televizyonda gördüğüm söyleşilerinin birinde kendine giydirilen takım elbiseden söz ediyor[7]. Ondaki bozguncu o takım elbise ardına saklanmıştı. Kendinden önce yazmış yazarlara gösterdiği büyük nezaket onun bozguncu aranışını örtmüştü. 2024 yılının Ağustos’unda son buluşmamızda bana Ben romanı bozmak için yazıyorum dedi, Ben de şiiri diye cevap verdim.
1979 yılında ben hâlâ ODTÜ’nde öğrenciydim. Şiirlerim yayınlanmaya başlayalı iki yıl olmuştu. Selim o sırada Politika gazetesinin sanat sayfasını yönetiyor, kendine ait bir sütunda günlük yazılar yazıyordu. Yazılarının birinde benden söz etmişti. Sonra haberleştik, bir gün Ankara Kenedi Caddesi’nde kaldığım eve geldi. Otuz yaşındaydı, gencecikti, şendi. Ertesi gün Tunalı Hilmi’de buluşup Attila Abinin ofisine gittik. Onlar konuştu, ben heyecan içinde dinledim. Sonra birkaç yıl mektuplaştık Selim’le. Ben o sırada Ahmet Güntan’ın Çingene Hikâyeleri.’ni yazıyordum. Yeni İnsan dergisine müzik yazıları yazıyordum. Selim’e uzun uzun içli mektuplar yazardım, o da uzun uzun cevaplayınca kendimi önemli biri gibi hissederdim. Sonra Selim aldığı mektupları yok ettiğini yazdı. Ben de otuzlu yaşlarımın ortasında bir yılbaşı gecesi ruh temizliği yapıyorum diye bütün geçmiş evrakımı bir çöp torbasına doldurup şimdi çok pişman olduğum ergen bir ritüel ile salakça İstanbul Boğazı’na attım. Yani artık o mektuplar yok. Hasan Bülent Kahraman Selim’in mektuplarını saklayıp bir dönem kitabı oluşturduğuna göre demek ta o gençlik yıllarından öngörülü bir kültür insanıymış, benim gibi gelgitli, arşivsiz bir şair değil. Sonra mektuplaşmamız yavaşlayarak sona erdi. Ben İstanbul’a geldim.
Sonra 24 Şubat 2024’te ona Eray Ak aracılığıyla bir mektup gönderdim.
Sevgili Selim.
Sana el yazısıyla yazdığım klasik mektupların üstünden benim hafızama bakılırsa tam 45 yıl geçmiş. Bu mektubu da el yazısıyla yazmak isterdim ama mevcut şartlar altında, Eray aracılığıyla sana ulaşabilmesi için böyle bilgisayarda yazmak kaçınılmaz oldu. Bu mektup sana kalpten bir teşekkürü 45 yıl geciktirdiğim için yazdığım bir özür mektubu, öyle oku lütfen, büyük budalalık ettim.
Attila Abi, sen, Murat Belge, Güven Turan, sonraları İlhan Berk edebiyatın getirdiği kardeşlik duygusunu bana ilk günden layıkıyla yaşatanlar oldunuz, ne kadar şanslıydım. Senin Ankara’da benim öğrenci evime gelişini, terasta oturuşumuzu sahne sahne hatırlıyorum. Yaptığın bu ziyaretin ne anlama geldiğini sonradan yaşım ilerledikçe anladım. Tanıdığım bütün büyük yazarlarda önlerine çıkan, olumlu görüde bulundukları gençlere karşı büyük bir nezaket gördüm, ben de sizden öğrendiğim bu nezaketi yaşlandıkça kendi çevremdeki genç yazarlardan hiç esirgemedim. Murat Abi de Ankara’daki eve çat kapı gelmişti. O gün seninle terasta otururken, ertesi gün beraber Attila Abinin Tunalı Hilmi’deki ofisine giderken yaşadığım heyecanı dışarıdan ne kadar belli ettim bilmiyorum. Büyük bir heyecandı. Selim İleri’yle Tunalı Hilmi’de yürüyorum. Sonra mektuplaşmalarımız… Benim için her zaman çok ama çok önemli bir insan oldun.
Sonra nasıl koptuk hatırlamıyorum. İstanbul’a geldiğimde bir sinema girişinde karşılaştığımızı, bana Beni ara dediğini hatırlıyorum. Her zaman problemli bir insan oldum, hele büyürken. Bunalımlarımı hep bir bukalemun gibi değişerek atlatmaya çalıştım. Hatta sonra Bukalemun Manifesto. diye bir roman bile yazdım. Epizotlar değiştikçe geriye dönük hesaplaşmalar zorlaştı, o günkü ruhsal idmanlarımı izah etmekte zorlandığım için bir sürü insan geride kaldı. Yakışıksız bir davranış, biliyorum, ama o sırada elimden gelen buydu. Koptuğum insanların içinde bu kabalığı yaptığım için kendimi asla affedemeyeceğim üç kişi vardı: sen, Attila Abi, Murat Abi. Attila Abiyi ölmeden önce yakaladım, o büyük gülüşüyle Ooo, neredesin sen delikanlı diye karşıladı beni. Son iki üç yılında Etap Oteli’nde onu ziyaret ettim. Murat Abiyle de yazıştık, ondan da özür diledim. Bilgi’deki odasında sohbet ettik.
2013’te Mel’un romanını okuyunca seninle bir irtibat aradım. O kitabı yazmanın ne demek olduğunu, bunu her yazarın beceremeyeceğini anlayacak yaşa gelmiştim. Sana ne kadar büyük bir yazar olduğunu, benim için her zaman büyük yazar kategorisinde olduğunu, ben tıfıl bir şairken bana gösterdiğin yakınlığın ne anlama geldiğini çok iyi bildiğimi, bunun benim için çok değerli olduğunu, bunu hiçbir zaman unutmadığımı, sonradan senden tamamen kopmamın bir hayırsızlık olduğunu bildiğimi, bundan çok utandığımı yazmak istedim. Bana senin e-posta kullanmadığını söylediler, bir başka yazarın e-postasını verdiler, ona yazarsam sana ulaştıracağını söylediler. Ama o aracılık içime sinmedi. Şimdi Yalnız Okurlar İçin’i seyrederken Eray’ın sıcaklığı bana güven verdi, bu mektubu onun aracılığıyla sana göndermek içime sindi.
Ben 7 yıldır İzmir’de yaşıyorum. Geçen ay arkadaşlarımla İstanbul Koço’da yemek yerken bir masanın sana ayrıldığını öğrendim. Garson her gün Eray’la geldiğini söyledi. Heyecanla sizi bekledim, ama o gün gelmediniz. Bunun üzerine sana bu mektubu yazmaya karar verdim.
Umarım duygularımı doğru aktarabilmişimdir. Bütün mazeretlerimin ötesinde, seni bunca yıldır bir kere aramamış olmaktan utanıyor, özür diliyorum. Umarım bu özrümü kabul edersin. Benim için her zaman yol gösterici bir yazar oldun. Edebiyat sevgisini öğrendiğim yazarların başında geliyorsun. Yalnız Okurlar İçin’de gözlerinin bu sevgiyle parlaması bana sevinç veriyor.
Seni çok seviyorum, bunu bilmen beni çok mutlu edecek.
Mektup buydu. Sonra bir gece yarısı telefonuma bir SMS geldi. Artık kimse reklam iletileri haricinde SMS almıyor. Büyük harflerle bilmediğim bir numaradan gelen bu karışık SMS’i önce gece yarılarında bahis sitelerinden gelen bir ileti sanarak ciddiye almadım, sonra bir an gözyaşı sözcüğünü algılayıp merak ettim. Selim’dendi. Selim ne WhatsApp ne e-posta kullanıyordu.
YILLAR, O COSKULAR, O BAHAR SELI! HEPSI..SU AN
GOZYASI..MEKTUBUN DA.. SONSUZ SEVGI. SELIM
Selim’in bana en çok çarpan iki özelliği oldu. Selim her şeye ağlayabilir, her şeyin romanını yazabilirdi. Konuşurken birden ağlamaya başlardı. Bu ülkede hepimizin, erkeklerin dahil birer İbsen kadını olduğunu daha önce yazmıştım. Ancak radikal bir biçimde kendini terk ederek varlık gösterebilen, dünyaya ancak bu terk edişi gerçekleştirerek tutunmak zorunda kalan insanlar olarak bizler, bu geri dönüşsüz varoluşta, eninde sonunda, elimizde olmadan kötülükler yapan biri oluyoruz. En özgürümüz bile bundan bağışlanmış değil bence. Selim öldükten sonra kiminle konuşsam onun günlük hayatında çok kötülükler yaptığını söyledi. Demek takım elbiseyi çıkardığı radikal anlar oluyordu. Hatta öğrenciyken beni ziyaretinden sonra da hakkımda aşağılayıcı sözler söylediğini duydum ama hiç aldırmadım. O bir İbsen kadınıydı— ben İbsen kadınlarını severim. Hedda Gabler’i ilk onun zorlamasıyla okumuştum. Mektuplarında hep Hedda Gabler gibi tutkulu, kötülüğe eğilimli olduğunu söylerdi. Hasan Bülent’e yazdığı mektuplarda, Sen Diye Biri’nde de söz ediyor bundan, demek yıllar içinde değişmeyen bir duygusuymuş. Selim hatta Denizden Gelen Kadın Elida’ydı. Artık istese de tekrar denize dönemeyecek kadar kara mahluku olmuş bir Elida, kaybettiği masumun intikamını almak isteyen ama bunun kötülük olduğunu herkesten daha iyi bildiği için üzülen bir Elida— o yüzden her şey onu dürtüyor, ağlatıyordu. Çünkü bu kötülükleri yapan aslında bizler değiliz değil mi? Biz yalnızca Hedda gibi kaderi zorluyoruz. Aslında biz— hepimiz sıradan bir biçimde sevmeyi, sevilmeyi istiyoruz.
Sonra İstanbul’da buluştuk. Kader bizi 3 Ağustos 2024 gecesi tekrar birleştirdi. Koço’da etrafımızdaki Yeni Türkiye kalabalığı yüksek sesle cumartesi gecesini kutlarken, biz paralel evrenimizde— Selim’in eski dünyasından bir Koço’da yemek yiyorduk. Başlaması ile bitmesi arasında geçen zaman o kadar etrafımızdaki kalabalıktan habersiz, o kadar birbirimizi gözaltına almışçasına içe dönük, o kadar yoğundu ki gecenin kaderin getirdiği bir gece olduğu kesindi. Attila Abiden, Ferit Edgü’ye, Hüseyin Rahmi’ye bir sürü isimden söz ettik. Ankara günlerini konuştuk. Herkes güzel yoğunlukları şiire benzetir, Selim ertesi gün beni aradığında Ne güzel bir geceydi, roman gibiydi dedi. Bu sözünü Güven Turan’a aktardığımda Vallahi yazar, becerir o geceyi uzun bir roman yapmayı diye cevap verdi. Selim’in beni çarpan ikinci özelliği de her şeyi roman yapabilme yeteneğiydi. Adeta yuva kurar gibi kurardı romanlarını, içine bütün her şeyiyle, varoluşuyla yerleşirdi. Sözcüklerin düzeniyle öyle bir oynardı ki artık orası sizin de içinde yaşadığınız mimari bir mekân olurdu. Yuvanın içinde ne yaptığınızı, nasıl vakit geçirdiğinizi bile hatırlamadan üç yüz sayfayı oda oda dolaşırdınız. Ne okudum ben? Bazen yeni bir romanı daha önce yazdıklarına yalnızca yeni bir oda eklerdi. Okura Elveda dediği romanı, bu poetikasının en olgun örneği olan Sen Diye Biri’nde Cüneyt Arkın’dan kalan sayılı anısını nasıl uzun bir anlatı haline getirdiğine hayranlık duydum. Böyle bir sayıklamayı size sonuna kadar yalnızca Selim İleri okutabilir.
O gece bana Hepimiz bir dolu kitap yazıyoruz ama içlerinde bir ya da ikisini seviyoruz dedi. Onun en sevdiği romanı Yarın Yapayalnız’dı, öyle dedi. Bence o romanın kahramanı olan Handan Sarp, bir İbsen kadını olarak Selim İleri’nin kendisiydi[8]. Başkalarına kendindeki her şeyi sakınmasızca verme isteği ile birdenbire hiçbir şeyini vermeme kararı arasındaki gerilimi, kaybolan masumiyete geri dönüş imkânı olmadığını bildiği için istemsizce sevdiklerinin canını yakması, mutlu olmak için tek bir sebep arayıp bulamaması ile eşcinsel bir Hedda— Handan Sarp. Kitap boyunca insanı şaşırtan dişil ayrıntılar— terzilik bilgileri, kumaş cinsleri, çiçek isimleri, çiçek kokuları içinde salınan travesti olmayan bir travesti. Selim bu kitabı iki erkek arasındaki aşk olarak da yazabilirdi kolaylıkla. O cesareti yazarlığının erken dönemlerinde göstermişti. Ama travestizmi tercih etmiştir, içinde bir travesti kahramanın olmadığı metinsel bir travestizm. Travestizmi konu olarak dışarıda bırakan büyük travestizm. Handan Sarp edebi bir travestizmin örneğiydi. Türk edebiyatında böyle başka bir örnek var mıdır bilmiyorum. Bunu bir saklanma, örtüklük değil kendini açıkça ortaya koyma olarak görüyorum. Elida— Denizden gelen kadın, karada yaşayabilmek için bir kara mahluku olmuş, bir daha asla geri dönemeyeceği denizlilik halini özlemekte, ele geçirdiği mutluluk imkânlarını yıkıp yakarak başta kendisinden olmak üzere herkesten intikam almaktadır.
Onunla tekrar buluştuğum gecenin bir noktasında tekerleklide[9] geriye doğru çekilerek Neden yazdın o mektubu bana diye sordu. Yüzündeki, ses tonundaki değişiklikten hemen anladım, işte o meşhur Hedda Gabler karşımdaydı. Yanlış bir cevap başıma dert açabilirdi. Mektupta yazdıklarımı tekrarından bıkmadan, uzanıp elini tutarak tekrarladım. Çünkü karşımdaki bu büyük yazarı insan olarak da anladığımdan, sevdiğimden emindim. Ayrılırken garsonların tekerlekliyi havaya kaldırıp onu arabaya doğru taşıdıklarını gördüğüm an dayanamayıp gidip boynuna sarıldım, öptüm. Dediğim gibi, İbsen kadınlarını her zaman sevdim.
Sonra aylar geçti. 8 Ocak 2025 gece yarısından sonra Yarın Yapayalnız’ı okumaya başladım. Kitabın ilk sayfalarında Of Human Bondage filmine rastlayınca gece yarısı ona bir SMS attım.
Sevgili Selim, gecenin bu vaktinde, bir açığımı kapatmak için Yarın Yapayalnız’a başladım. Sen yazdığın metinler içinde en çok onu sevdiğini söylemiştin. Daha en başta karşıma Of Human Bondage çıktı. Ben onu Bette Davis’ten seyretmiştim[10]. Her zamanki gibi kopamadan okuyorum. İçimden sana yazmak geldi. Yeni yılını da kutlarım. Sağlıklı geçsin… Nisan ayında İstanbul’dayım. Seni çok öpüyorum. Çok sevgiler.
Sabah kalktığımda cevap gelmemişti. Merak ettim. Bir saat sonra öldüğünü öğrendim. Selim ile ilişkimi neden yakın bir ilişki gibi gördüğümü bilmiyorum. Ama ısrarla öyle hissediyorum. Edebiyatın getirdiği kardeşlerimden biriydi, derin bir edebiyat kardeşliği. O üzüntüyle belki görür diye aynı gün ona bir SMS daha attım.
Canım Selim. Şimdi öğrendim. Güle güle. [ kalp ]
[1] Selim İleri, Sen Diye Biri, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2025
[2] Kitaba bu ismi vermek istemiş.
[3] Tıpkı David Bowie’nin Blackstar, Leonard Cohen’in You Want It Darker albümleri gibi.
[4] Selim İleri’den Hasan Bülent Kahraman’a Mektuplar, Hemen Yaz Bana, İstanbul: Studio Yayınları, 2025
[5] Kemalettin Tuğcu, Gelişigüzel Şiirler, İstanbul: Helios Yayınları, 1995
[6] Selim İleri’nin yazdıkları, roman olsun, öykü olsun, deneme olsun, kanımca, tutarlı bir bütünü oluşturuyor. Her şeyden önce yüzyıllık geleneği olan romancılığımızın bir devamı olarak görüyor sanatını. Halit Ziya, Yakup Kadri, Halide Edip, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar titizlikle okuyup incelediği yazarlar. Bunların yanı sıra, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Güzide Sabri türündeki romancılara da sevgiyle, ilgiyle eğiliyor. Edebiyat-dışı sayılan bu popüler roman dünyasından da yararlanma yollarını arıyor. Birbiri ardına verdiği kitaplarda da bunu gerçekleştiriyor. Türk edebiyatının Tanzimat’tan bu yana gelişmelerini izleyen ve bunu eserlerinde gerçekleştiren bir başka çağdaş romancımız olduğunu sanmıyorum. Ferit Edgü, Nokta Dergisi, 31 Aralık 1984, 49. Sayfa
[7] Düzgün bir elbise giydirdiler bana. Takım elbiseyi hiç giymediğim halde o takım elbiseyi çok uzun yıllar, ama nerdeyse bir 60 yıl diyebilirim, çocukluğumdan beri hep taşıdım. Yavaş yavaş da dış dünyaya hep öyle olmaya başladım. YouTube: A Haber, Hangi Yayın Yönetmeni Selim İleri’ye Bu Yelloz Ben Miyim? Diye Sordu?
[8] Türkan Şoray: Kitaplarını okuduğum zaman, ‘Bu karakter sizsiniz’ derdim. — Posta Gazetesi, 9 Ocak 2025
[9] Hastalık sonrası günlerinde kullandığı tekerlekli sandalyeyi Sen Diye Biri’nde tekerlekli olarak isimlendiriyor.
[10] Kitapta Of Human Bondage filminin 1964’te çekilen Kim Novak’lı versiyonundan söz ediliyor.