Şiirin dolanımdan kalktığını, türler arasında en yalnız tür olduğunu düşündüğüm zaman, şiire yeni giren şairler arasında hangi türü seçse başarılı olabilecek zekâda şairler var mı diye bakıyorum. Varsa şiirin yalnızlığı bana umutsuzluk vermiyor. Zekânın hâlâ şiire yöneliyor olması şiirin yalnızlığını iyileştiriyor. Uzun yıllardır tanıdığım Ada Pancar şiir üstüne düşünen bir şair. Bu söyleşiyi Mayıs 2024 ayında e-posta yoluyla gerçekleştirdik. — AG

 

GUNTAN PANCAR

S: Seni, yazdığın şiirin nasıl ortaya çıktığını daha açık bir şekilde ilk ne zaman anladığımı hatırlıyorum. 2019’da Berlin’e yüksek lisans eğitimi için gitmeden önce 160. Kilometre’ye bir e-posta atmıştın. İlk kitabın 2. Bölüm çıkmak üzereydi. Kitapla ilgili karışık konuları toparladığın kısa bir metindi. Konular birazcık karışık olduğunda öyle mektuplar alıyoruz ki sendeki konuları sınıflandırma, kümelendirme, düzgün cümlelerle apaçık yazma yeteneğini çok beğenmiş, senin gibi rasyonel bir adamın kaçış rampasının şiir olduğunu düşünmüştüm. Ne dersin, doğru düşünmüş müyüm?

C: Kendim veya bir başkası tarafından şahsıma, şahsımın tam özüne bir soru yöneltildiğinde bu soruyu o öze dokunmaması için rasyonel bir sinir ağında soğurma gibi bir refleksim var. Bu da duygu ve düşüncelerimin başkalarıyla doğrudan paylaşılamaması sebebiyle toplumsal bağlamda hiçbir zaman doğru, tatmin edici, anlaşılır yorumlanamaması -ama aynı zamanda bayağı yorumlardan da korunması- anlamına geliyor.

Duyguların yorumlanan şeyler olduğuna inanıyorum. Beyindeki kimyasal süreçlerle tabii ki bir korelasyon içindeler, ancak bu bilimsel bakış bile “duyguyu hisseden kişi açısından” sadece yorumlardan bir yorum olarak kalıyor. Şiirde gördüğümüz gibi duyguların bilimsel ve toplumsalın dışında birçok çeşit yorumu olabiliyor. Mutluluk ve heyecan anlarında örneğin, dopamin ve serotonin hormonları salgılanıyor. Bu tecrübenin ifade edilmesi lazım geldiğinde ise, (günümüzde bu tür hormonal, kimyasal açıklamalar şiirde giderek popülerlik kazansa da) “serotininim, dopaminim yükseldi” benzeri bir dize tatmin edici, rahatlatıcı gelmeyecektir. Keza oidipus kompleksi, bilinçaltı, çocukluk travmaları vb. psikanalitik açıklamalar da.  Bu rasyonel yorumların duyguya yetmemesinin, duygunun bir sünger gibi çektikçe daha çok anlam çekmek, geçmişle, gelecekle, yaşanmışlıklarla, tarihle, kültürle, inançla, izlenimlerle ilişkiye geçmek istemesinin sebebi nedir? Bu sorunun olası cevapları şiirle yakından alakalı.

Bilimin, yakın çevremin, psikolojinin, bilirkişilerin duygularımı yorumlama denemelerini üstümde kurmak istedikleri bir iktidarın yorumları olarak, durmaksızın açılagiden bir mesafe aracılığıyla, dolayımla algılıyorum, doğam gereği, toplumsal tüm tesellilerden (analiz, rahatlama vs.) feragat etmek pahasına. “Kendimi sadece ve en iyi ben yorumlayıp ben anlarım” gibi bir meydan okuma. Bu inatçılık veya -belki de genetik, istesem de vazgeçemediğim- kendini herkesten ayrı görme duygusu, sana da yazmış olduğum gibi “otistik-narsist-rasyonel bir persona duvarının” -şiir yazdığım anlar dışında- mütemadiyen bir sosyal paravan olarak varlığıma eşlik etmesi demek. Karşımda konuşan kişiyi pek dinlememe, o konuşurken gün düşü görme, dalgınlık, bu kişiyi yanlış veya istediğim gibi anlama, karşı tarafa ister istemez kibirli görünme de bu persona duvarının kendini sıkça gösteren semptomları arasında.

Duvar kalktığında ise kendimle ilgili varacağım yargılar -bazı şiirlerimde de görülebileceği gibi- bir öz-olumsuzlamaya (kendini aşağılayıp, eleştirmeye) veya bir öfke püskürmesine meylediyor, özünü olumlayamama ya da ancak sapkınca olumlayabilme; negatife yükselme gibi bir rahatsızlık. Bu nedenle duvarı ancak kendimle “doğru zamanda” baş başa kaldığımda kaldırma hakkım var. Kız arkadaşım bir seferinde duygularımın olmadığını, robot gibi olduğumu söylemişti.

Sorduğun sorunun cevabına gelirsem, düşüncenin doğrultusu doğru. Ancak “kaçış rampası” tabirindeki kaçış kelimesinin yerine patlama, coşma ya da protesto kelimeleri de uygun düşebilirdi. Rasyonel bir adamın kendi rasyonelliğini protesto etmesi bağlamında mesela; bir anti-rasyonalizm. Yazdığım şiirin, günümüzde belki başka birçok şairde de olabileceği gibi “kaçış rampası” veya benzeri bir psikolojik işleve sahip olması kuvvetle muhtemel. Ancak bu ifade “hayatla başa çıkmak için şiire sığınıyor” gibi bir anlama da gidebilir. Fakat ben şu önermeyi yeğlerim: “şiiriyle başa çıkmak için yaşıyor, tüm irrasyonelliğini şiirde yoğunlaştırmak için hayatta hep rasyonel kalıyor” Yazdığım teorilerin işlevi ise şiirin üstümde bıraktığı ağırlık ile başa çıkmak olabilir. “Şiirin bir kaçış rampası olarak ruh sağlığına yardımcı olma işlevi versus şiir için doğru koşulları yaratmak üzere hayatını biçimlendirme, harcama güdüsü” Ters yüz edilebilir iki inanç. İkisine de zaman zaman ikna oluyorum.

Size gönderdiğim düzelti e-postalarındaki sistematiklik ise, kişiliğimden olduğu kadar, aldığım eğitimden, mükemmeliyetçiliğimden ve şiiri ciddiye almamdan kaynaklanıyor.

 

S: Akademisyen değilsin ama yazdığın düzyazılarda bir akademisyen gibi düşündüklerini rasyonel adımlarla anlatmayı seviyorsun. Şiiri ile düzyazısı tamamen ayrı kanallarda giden şairlerdensin, bilmem buna katılır mısın? Ben mesela tek kanaldan giden biriyim. İlhan Berk kızardı bana, “Ayır onları” derdi. Çok iyi bir akademisyen olan Amerikalı şair Susan Stewart’a “[ Sendeki ] Şairi akademisyenin entelektüel saldırılarından nasıl koruyorsun?” diye sorduğumda bana “Şiirim her zaman akademisyenliğimin ötesindedir ve her zaman hazır ve nazırdır demişti. Rasyonel Ada ile bir nöbet geçirir gibi yazan ( bana öyle yazdığını söylemiştin ) Şair Ada’nın ilişkisinden bahseder misin biraz?

C: Evet, akademisyen değilim. Lisansımı İstanbul Üniversitesi’nde, yüksek lisansımı ise Freie Universität Berlin’de tamamladım. Ayrıca St. Petersburg üniversitesinde bir dönem boyunca öğrenim gördüm ve doçent doktor asistanı olarak staj yaptım. Öğrenim hayatım boyunca birçok ödev ve bir yüksek lisans tezi yazdım, akademik yazın konusunda seminerlere katıldım. Öğretim görevlisi olmamakla birlikte akademik bir metnin nasıl yazıldığından bihaber de değilim. Hatta zincirleme, kesin adımlarla ilerletilmeyen bir düşünce metni (deneme) nasıl yazılır, bu konuda pek tecrübem yok diyebilirim.

Almanca ve Türkçe birçok akademik yazı okudum ve yazdım. Metinleri okuyup kontrol eden, değerlendiren Alman ve Türk hocalarım liseden beri hep şu yorumları yaptılar: “Ne dediğin anlaşılmıyor. Burada ne demek istedin?” Onlar bu tür yorumlar yaptıkça ben hep daha duru ifadelere, kısa cümlelere indirgedim düşüncelerimi. Kendimi anlaşılır ve basit ifade etmek için kırbaçlaya kırbaçlaya bu noktaya kadar getirdim. Bir direniş olarak da onların anlaşılmaz bulduğu düşünceleri hep bir kenarlara not aldım, yok olmasınlar diye. Sonuç olarak resmi akademik yazın hayatıma paralel bir gayri resmi akademik yazın hayatım oluştu; Dil, edebiyat, felsefe ve hayat hakkında akademiden ayakları yeterince yere basmadığı için geri çevrilmiş bir yığın düşünce. Bu düşünceleri bugün dergilerdeki yazılarımla düşük dozlarla, yavaştan dışarı salıyorum.

Şiirim ile düzyazımın ayrı kanallarda gittiği doğru. Düzyazımdaki ses tonu ve üslup şiiriminkinden çok farklı. Düzyazıları yazmaya oturmadan önce içeriği kafamda döndürüp dolaştırıyorum, bir yapıya oturtuyorum. Yazarken legolardan kule yapar gibi bir keyif alıyorum. Şiir yazma anlarında ise farklı bir gerginliğe sahip oluyorum. Bir acelecilik gibi. Gerçi, yazdığım birkaç karakterde şiir var. Hepsinin yazıldığı andaki gerginliğin türü farklı. İkinci kitabımdaki şiirlerin en az yarısını 2-3 hafta süren manik bir süreç içinde “mizahi öfke nöbetleri” geçirerek yazdım; Vücut kimyamın değişerek ruhumu hafiflettiği, duygusal ve fiziksel acıyı az hissettiğim, kurşun sıksalar işlemez düzeyine yükseldiğim, el alem ne der kaygısından tamamen sıyrıldığım, neşeli, alaycı, saldırgan, kara mizahın diplerine korkusuzca inebildiğim, kendimle ilgili her türlü gerçeğe ve yalana rahatça katlanabildiğim bu süreçte işten eve gelip bilgisayarın başına oturmak için sabırsızlanıyordum her gün. Aklıma gün içinde gelen dizeler kaçacak gidecek diye de hiç kaygılanmıyor, not falan almıyordum. Süreç boyunca ırmak gibi akan bir ilham bolluğu içinde olduğumdan, bazı dizeler, fikirler, imgeler unutulup gitse bile önemli değildi, nasılsa akış devam ediyor.

 

S: Şiirle ilk temasın nasıl oldu? İllâ ilk şiir okuduğun anı sormuyorum, bir epifani de olabilir, sonradan aslında şiirin alanına girdiğini anladığın bir aydınlanma anı.

C: Şiirle bilinçli olarak ilk temaslarım lisede, Türk Dili ve Edebiyatı sınavlarında hakkında makale yazmamız için önümüze konan şiirlerin beni etkilemesi ile başladı diye hatırlıyorum. Necip Fazıl’ın Kaldırımlar şiiri karşısında büyülenmiş, şiiri tekrar tekrar okuyarak vakit kaybettiğim için sınavı yetiştirememiştim. Aynı dönemde babam bana Turgut Uyar başta olmak üzere ikinci yeni şairlerinden şiirler okuyup hakkında yorumlar yapıyordu. Bunların hangisi daha önceydi, emin değilim. Daha öncesinde de şiire dair aklımda kalan bazı anılar var. İlkokula giderken “düş fırçası” diye bir resim yapmıştım. Altına da bu aletin nasıl işlediği ile ilgili açıklamalar yazmıştım. Şu anda düşündüğümde bu da şiire ait bir şeymiş gibi geliyor. Bir de amcamın kuzenimle bana kalın, alçak bir sesle Attilâ İlhan’dan ve kendinden şiirler okuduğunu anımsıyorum. Amcamın okuduğu şiirlerdeki imgelerin bazılarını daha sonra kendi şiirlerimde kullandım, “Şerbet Damlası” şiirimin sonundaki paragraf onun fikridir mesela.

Lise döneminde okuduğum şiirlerde beni etkileyen şey şiirin genel aurasından, tininden ziyade, şiirde geçen vurucu imgelerdi. Babam o dönemde beynime “bir sanat eserini değerli kılan şey nedir?” sorusunu bir mühür gibi basmıştı, bu soruyu kafamda görsel sanatlar ve edebiyat bağlamında bir takıntı halinde sürekli döndürüp duruyordum.  Şiir için bulabildiğim tek cevap “vurucu imgeler” olmasına rağmen bunun yeterli olmadığını da seziyordum.

Sınıf arkadaşlarımla pek yakın ilişkiler kuramadığım, kendimi pek oraya ait hissedemediğim için okul çıkışları ve hafta sonları -hala en yakın dostum olan- çocukluk arkadaşımın Caddebostan’daki evine kaçıyordum, birbirimize şiirler, felsefi metinler okuyup tartışıyorduk. Arkadaşım güzel sanatlar lisesine gidiyordu ve ilk defa bir sevgilisi olmuştu. Bir gün gittiğimde masasının üzerinde rulo yapılıp lastiklenmiş, parşömeni andıran birkaç A4 kâğıt gördüm. Bunlar ne dedim, şiir yazıyorum dedi. Ertesi gün ben de şiir yazmaya başladım. Sonraki her ziyaretimde arkadaşımın masasındaki şiir dolu kâğıt rulolarının miktarı katlanarak çoğaldı. Kız arkadaşı tarafından terk edildikten sonra ise okula gitmeyi bırakmış günün 8-10 saatini şiir yazarak geçirir olmuştu. Odası buruşturulmuş, rulo yapılmış ya da öylece süzülerek düşmüş kağıtlardan geçilmiyordu. Birkaç hafta sonra çok yer kapladığı için uyumadan yazmaya devam ettiği şiirleri plastik poşetlere, çuvallara doldurmaya başladı ve en nihayetinde odasının duvarlarına da yazar oldu. Tüm bu süreçte sık sık görüştük, duygularımız, kendimizi diğerlerinden ayrı görmemiz ve bunların nasıl şiire aktarılması gerektiği hakkında uzun sohbetler ettik. Bu dönemde şiir sanatı benim için ciddiye bindi, aklımda olan sinemacı, tiyatrocu olma hayallerini ekarte etti ve enerjimi harcayacağım temel sanat dalı olarak merkeze oturdu. Şiir hakkında en yoğun ve kesintisiz kafa patlattığım dönemdir.

Ancak sorunda geçen şiirin alanına -en azından kendi şiirimin alanına- girdiğimi anladığım anı bu dönemden yaklaşık 2-3 sene sonra tecrübe ettim; yazdığım şiirle çıkardığım sesin, inşa ettiğim yapının bana özgü, orijinal olduğunu ilk defa hissettiğim an. ERASMUS programıyla altı aylığında Berlin’e gittim. Döndükten sonra şiirim değişmişti. İstanbul ile Berlin’deki hayat arasındaki kontrastı yaşayarak tecrübe etmek beynimde bir mesafe açılmasına, uçtan uca bir gerilmeye sebep oldu. Dünyada nerde durduğuma, değerime ve inançlarıma dair kafamın arkasından şimşek gibi vuran bir bilinç değişikliği. Kafamdaki soruların sayısı ve derinliği arttı. En önemlisi ise şiir yazarken mümkün olabilecek her sözü göze alabilme cesareti geldi. İlk kitabım 2.Bölüm’ün ikinci şiiri “Ben -Herostratus-“ kendi sesimi duyabildiğim ilk şiirim. Ve böyle bir epifani anı varsa onu bu şiire atfetmek en tutarlısı olur. Kadıköy sahilde hava kararırken bir bankta yazmıştım. Banktan kalkıp Mühürdar caddesine çıkan merdivenleri tırmanırken de kendimi tutamayıp sinsi sinsi sırıtmıştım, şiir çok hoşuma gittiği için. 

 

S: Babanın ressam Mustafa Pancar olduğunu biliyorum. Sanata yakın bir ortamda büyüdün herhalde. İlk kitabın 2. Bölüm’de çizdiğin desenler de var. Sanatlar içinde şiire ilk yakınlaşman nasıl oldu? Şiir nasıl çekti seni kendine? Yazmadan önce okudun mu? Yoksa hemen yazmaya mı giriştin? Kaç yaşındaydın?

C: Babamın ressam olmasının şiir ve sanat içgörümün erkenden derinleşmesindeki payı büyük. On dört on beş yaşlarından itibaren babam ve arkadaşlarıyla ettiğim sohbetlerin beni yaşıtlarıma kıyasla ileri atmış, haksız bir avantaj vermiş olduğunu ileri yaşlarda idrak ettim. Lisede ergen aklımla her anne babanın çocuklarıyla az çok benimkilerin konuştuğu konuları konuştuğunu zannediyordum. “Herkes babasından ‘Marcel Duchamp’la başlayan çağdaş enstalasyon sanatının sadece tek atımlık bir fikir olduğunu, tekrarlarının ise biçimci bir anlamsızlığa, hepsinin birörnek oluşuna mecburen sürükleneceğini’ duymuştur.” benzeri ön kabuller vardı aklımda. Yaşıtlarıma bu konularla gittiğimde pek bir karşılık bulamadıktan, hatta alay edildikten sonra, bu fikir alışverişini babamın çevresi ile sınırlandırdım. Sadece teorik bir alışverişten bahsetmiyorum, sık sık yöneltilen hangi sanat eserini, binayı, yazım tarzını diğerine tercih ettiğim, tam olarak neden şunu değil de bunu güzel bulduğum sorularına cevap yetiştirmek için mecburen estetik bir bakış, bir hissiyat da evrildi. Bu açıdan spora çok erken yaşta babası tarafından başlatılan çocuğun kaslarının ve sinapslarının bu spor dalına göre gelişip evrilmesi gibi sonradan çalışarak telafi edilemeyecek bir avantaja sahip olduğuma inanırım. Fakat erken atılan bu temel şiirden çok sanat teorisi, görsel sanatlar ve sanatçının hayattaki duruşu hakkındaydı. Şiiri sonradan ben etüt ettim.

Desen çizmeye lisede derslerde sıkıldığım için başladım. Bir ressamın oğlu olarak benden sürekli gerçekçi ve mükemmel desenler çizmem beklendi ama bu üstümde bir baskı oluşturduğundan olsa gerek, ben eciş bücüş garip tipler karalamanın, doodling’in ötesine hiç geçmedim. Oturup saatlerce çalışarak akademik desen öğrenmek için fazla sabırsız ve teorik biri olduğum için, halihazırda becerebildiğim tipleri çizmede derinleştim. Küçüklüğümden beri etrafımda kimsenin babam gibi desen çizemeyeceği, Mimar Sinan’a birincilikle girdiği konuşuluyordu. Bu sözlerden etkilenmiş olmalıyım ki ne kadar çalışsam da babamın seviyesine ulaşamayacağıma inandığım için ressam olma topuna hiç girmeyeyim dedim. Çizmek benim için ana yemek olan şiirim bittikten sonra tatlı olarak yediğim bir şey gibiydi. Aklıma gelen kelimeler tükenmiş ama defterim hala önümde açık duruyorsa elim kalemle bir şeyler karalıyordu. Son yıllarda defteri bırakıp A4 kağıtlara geçtim, çizimlerimi geliştirdim, gittikçe ciddiye alıyorum çizmeyi.

Bir önceki cevabımda şiire başlamamın hikayesini anlattım. Ancak beni şiire çeken bir taraf daha var; şiirin bir gizem ile bağlantılı olduğunu düşünmem. Çok küçük yaşlardan beri din felsefesine, teolojiye bir ilgim vardı. Allah’ın varlığı ve bunu çevreleyen inanç, anlam, aşk, hakikat gibi konular hakkında kendimi bildim bileli kafa patlatırım. Bendeki temel mesele -şiirin de ötesinde- aslında budur. Tek derdi şiir yazmak olan bir şair, şiirin üstüne çıkamaz, onun üstünde hareket rahatlığı sağlayamaz, şiirin üstüne binip gidemez, şiir yazmaya koyulduğunda şiirin ne olduğu sorusunun ve bu soruya halihazırda verilmiş cevapların altında çırpınadurur diye inanırım. Şiir aracılığı ile yeniden üretme, ilişkiye geçme ihtimalim olan bu gizemin bende niye arkadaşımda olduğu gibi âşık olarak değil de teolojik zuhur ettiğini açıklamaya aday bir iki anım var.  Eğitim hayatımın başından itibaren din hocalarımla merak etme ve alaya alma arasında gidip gelen çelişkili bir ilişki içindeydim. İlkokulda boş teslim ettiğim sınav kağıdının üzerine 100 beklediğimi yazarak ukalalık ettiğim din hocam sınavdan sonra ellerimi açtırıp, üstüne kendi elleri ile abanarak vurmuştu. Ben de canım çok acımasına rağmen, el çırpma oyunu oynarmışçasına ellerimi kaldırıp “çak” demiştim ona. Sinirden kızardığını hatırlıyorum. Derslerde tüm sınıf arkada gıgır şamata yaparken benim en ön sırada oturup İbnü’l-Arabi tartıştığım lisedeki din hocam ise tavırlarından çıkarsadığım gizli bir ateistti, hocam ateist din hocası mı olur diye sormuştum, gözleri mutluluktan parlamış, çok komik bir şakaya güler gibi gülerek, “ben görmedim ama olur herhalde” demişti. Onun ateist olduğuna olan inancım bu olaydan sonra da aynı kaldı; 1 ve 0, ya hep ya hiç ilişkisi. Daha sonra bu lisedeki din hocamı televizyonda anti-kapitalist müslümanlar flaması altında polisle tartışırken görmüştüm. Bir de on iki yaşındayken Takva filminin galasına gitmiştik babamla. Filim beni çok etkilemişti. Bazı sahneler hafızamda hala dev ekranda gördüğüm haliyle dikili durmakta; Erkan Can’ın oynadığı baş karakterin helal-haram-vicdan çelişkisinde bunalımlara girdiği, terlediği, paraları saydığı sahneler mesela. Ama beni filimden daha çok etkileyen filmin yapım sürecine de kısmen tanık olmuş olmamdı. Filim yapıldığı yıllarda babamla sık sık yeni sinemacıların ofisine giderdik. Karakter analizleri yapılır, filmin gerçeklikle, dinle, tarikatlarla ilişkisi tartışılırdı. O zaman on yaşında olduğumdan bu konuşmalar, bir filimin kurgusu için yapıldığını tam kavrayamayan benim kulağıma etkileyici dini sohbetler gibi geliyordu. Olabilir. Aşk düşüşe geçtikçe teoloji yükseliyor da olabilir.

 

S: Üniversitede Alman edebiyatı okudun. Ama ben senin edebiyattan çok felsefe okuduğuna tanık oldum hep, doğru mu? Şiire başladığında da bu böyle miydi? Bana hiç bir edebiyatçı ismiyle geldiğini hatırlamıyorum. Niye sanki biraz uzaksın edebiyata? Sence bu tavrın sürdürülebilir bir tavır mı?

C: Önceki cevaplarımı okudum, sanki şiire bir mağdur olarak gelmişim gibi, mağdurların arasına mecburen düşmüşüm gibi hissettim. Girişinde karşılaşınca Sen de mi? Aynen ben de kanka, ne yapalım buradayız işte, hadi geç içeri. gibi muhabbetlerin döndüğü bir Losers Club. Bu his, muhtemelen benim perspektif değiştiren öznelerarası bakışımdan kaynaklanıyordur diyerek es geçiyor, şiirden mağdur oldukça gittiğim, kendisinden mağdur oldukça da şiire geldiğim diyalektik madalyonumun diğer yüzü olan felsefe hakkında konuşmaya girişiyorum. (Filozof, yazdığı şeye kendini de inandırmaya çalışıyor, şair ise yazdığını hayal ettiği kişiyi inandırsa yeter, bir de kendini inandırması lüks bu çağda.)

Edebiyattan çok felsefe okuduğum doğru. Okuduklarımın yüzde altmış beş kadarı felsefe, yüzde otuz beşi de edebiyat. Bu yüzde otuz beşin, yirmisi şiir, on beşi de kısa hikâye, roman ve tiyatro. Bu oran az çok hep böyleydi. Yukarda da bahsettiğim gibi kafamda tam olarak çözümleyemediğim için bir türlü kapatıp kenara koyamadığım felsefi sorunsallar var. Takıntılı bir kişiliğe sahip olduğumdan bunları askıya alıp işime de bakamıyorum, mideme sindirilemeyen ve birbirine çarptıkça ses çıkaran taşlar gibi oturmuşlar. Bir kompulsiyon(zorlantı) olarak da -bunun beni kurtaracağını düşündüğümden- felsefe okuyorum. Kulağa delice gelebilir ama felsefede de -içgörüsel bağlamda- şiirde olduğum seviyede olduğuma inanırım. Çok yüksek mi, çok alçak mı bilemem ama aşırı bir seviyede. Bir kere bana “Senin şiirinde felsefe var.” demiştin, bir tespit olarak. O zamanlar bunun önemli, tartışılan bir konu olduğunu bilmiyordum, tam ne demek istediğini de anlamamıştım. Konu hakkında kafa yorarken aklıma Nietzsche’nin şu sözleri geldi: …İlkin sanatçıları eleyelim: bunlar dünyada ve dünyaya karşı yeterince bağımsız bir konumda değiller ki, onların değerlendirmeleri ve bu değerlendirmelerin uğradığı değişimler kendi başlarına ilgiye değer olsun! Her zaman ya bir ahlakın ya bir felsefenin ya da bir dinin uşağı olmuştur onlar; üstelik ve ne yazık ki sıklıkla, hayranlarının ve hamilerinin fazlasıyla uyumlu dalkavukları ve eski ya da yeni yükselmekte olan kudretlerin burnu iyi koku alan yaltakçıları olmaları bir yana. En azından bir sipere gerek duyarlar hep, bir dayanağa, önceden meşrulaşmış bir yetkeye: sanatçılar asla kendi başlarına durmazlar, yalnız başına durmak onların en derin içgüdülerine aykırıdır. (Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü -Bir Polemik- Çev. Zeynep Alangoya, Kabalcı Yayınları) Sonra da zincirleme olarak Ece Ayhan’ın Çağdaş şiir düşüncenin ağır işçisi olmuştur. sözünü ve Dağlarca şiirinin de varlık felsefesiyle yakından ilişkili olduğunu hatırladım. Hatta Liman Mehmetcihat da -bu durumun farkında olan bir şair olarak- 2000’ler şiiri konuşmalarında Baudrillard’ı kendi yaşamına, Türkiye’ye uyarlayarak şiir yazdığını belirtiyor. Şu sonuca vardım ki, öyle ya da böyle modern şiirin felsefeyle ilişkisi sorunlu, şiirin felsefe olmadan yürüyemeyeceği düşüncesi, epistemik yapısını, şiirsel gerginliğini ancak bir düşünce veya dünya görüşüne dayanarak sağlayabileceğine inanılıyor. Haklı olarak bu durum şairleri rahatsız ediyor, bağımsız olmadıkları, dünyayla doğrudan ilişki kuramadıkları hissiyatı, kendi şiirlerine karşı bir güvensizlik, mesafe uyandırıyor. Parçalı Ham, Asgari bilginin güzelliğidir şiiri kuran. Ikınma Sıkınma kaldırmaz. ve [Kitaplardan somut bilgiyi ham olarak alabilirsin.] vb. önermeler ile şiirin üzerine kurulduğu bu epistemik temeli felsefeden bağımsız, bilimsel, çocuksu öğrenmenin heyecanına, sıfırdan başlamaya, somuta, yüzeye, doğrudanlığa çekme umudunu yeşerten bir manifesto olarak istisnai bir çıkış yolu önerse de şair-insanın evrendeki ve toplumdaki konumunun bilincinde olması vb. sorunsalları dışarda bırakarak, pergelin çizdiği on kilometrelik çapın içindeki güvenli bir kendi halindeliğe kuruluyor. Şiiri şiirin, işlenmemiş epistemesine oturtma denemesi olması açısından her zaman dönülebilecek -özellikle dünyaya şiirle bakmaya sıfırdan başlamak isteyenlerin döneceği- bir bölge. Gelgelelim bu bölge çeşitli sebeplerden terk edildiğinde yine yabancılığa, soğukluğa maruz kalıyor şair, çaresizlikten felsefelere sarılıp, bu felsefelere inanıyormuş gibi yaparak şiirsellikler kuruyor. Kendimi de bu çırpınışların dışında tutmuyorum. Benim adamım Nietzsche’dir mesela, bu bir sır değil. Bu durumdan memnun değilim. Beni felsefe okumaya ve felsefe yapmaya güdüleyen şey, bu epistemik temeli Nietzsche veya başka bir filozof üzerinden dışardan temin etmek (outsource) yerine gücüm elverdiğince kendi üretimim olan bir felsefenin üzerine kurmaya çabalamak; benim konumum ile bir filozofun felsefi evreni arasındaki gerginlik yerine, şair Ada Pancar ile filozof Ada Pancar arasındaki gerginlikten kaynaklanan bir şiirsellik. Bunu üretmek için yazdığım felsefi metinler var, manik şiir yazma dönemlerine girmeden inançlarımı, mitolojimi yoklayıp sorgularım, her şiir kitabımın sanki bir de felsefe kitabı varmışçasına metinler üretirim. Şeytani bir planın parçası olarak gizli tuttuğum metinler değil tabii ki bunlar, hazır olduklarında bunları yayımlayacağım.

Felsefe ile edebiyat arasındaki sınırın giderek inceldiğini düşünenlerdenim, analitik, ampirik, bilime dayanan Amerikan-İngiliz geleneği müstesna. Anglo-Sakson bakış, kıta felsefesini edebiyat olarak görür diye geyikler vardır. Gerçekten de bir Baudrillard, Nietzsche, Hegel, Deleuze, Foucault, Kirkegaard, Freud okuyunca mitolojik bir aleme girmiş gibi olmuyor mu insan? Özellikle Nietzsche’den etkilenen filozoflar ve ikinci dünya savaşı sonrası filozofları; yani post-modern filozoflar tamamen uçuyorlar, havada gibiler. Bu havadalık bana da bir kıpraşma veriyor, onlar şımarırsa ben de şımarabilirim o zaman gibi.

Edebiyata olan uzaklığımın sürdürülebilir olup olmadığı sorusuna gelirsek… Nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum. Sorunsallarıma karşılık gelen, dünya hakkında bilgi ve görüş sahibi olmak için okumam gereken, öncelediğim eserler var. Bu eserler arasından -edebiyata mı felsefeye mi tarihe mi bilime mi ait olduklarını bir seçim kriteri yapmadan- zamanımın kısıtlı olduğunu göz önünde bulundurarak en zaruri bulduklarımı seçip okuyorum. (Özellikle modern) Edebiyata bir edebiyatçı kimliğinin gerektirdiği yakınlıkta olma kaygım yok. Kendimi zaten edebiyatın tam kalbinde, merkezinde duyumsadığım için ihtiyacım olan, bu merkezi tekrar tekrar aramaktan, keşfetmekten ziyade başka alanlardan beslenmek. Buradan edebi eserler okumadığım hakkında düşünmediğim sonucu çıkarılmasın kesinlikle. Dönem dönem edebiyat okumalarımı erteliyorum ve sonra tekrar dönüyorum onlara. Gelgelelim edebiyata yaklaşmak bir yerleşiklik, boş vakit, sakin ve gamsız bir kafa gerektiriyor. Koşullar buna el vermediği için şimdilik kendi ritmimi sürdürüyorum.

 

S: 160. Kilometre’den çıkmış iki kitabın var. İlki 2019’da çıkan 2. Bölüm. Diğeri de 2023’te çıkan Ada Pancar. Bu arada dergilerde şiir yayınladın, şairlerle tanıştın, yazıştın, canlı yayın yaptın. Kısaca özetler misin bugüne kadar gelen bu dönemi. Sevdin mi şiir dünyasını?

C: Şiir yazmaya başladıktan hemen sonra lise son sınıfta iki arkadaşımla beraber Kadıköy’de dağıttığımız EGO adında bir fanzin çıkardık, edebi yayın hayatım böyle başladı. Sonra Kadıköy’de duvarlara -senin de tanışmamızdan önce bir tanesinin fotoğrafını çekip Instagram’a koyduğun- stencil’ler yaptığım çok kısa bir aktivist sokak sanatı dönemim oldu. 160. Kilometre ile tanıştıktan sonra da dediğin gibi bir şiir camiasına kıyısından girer gibi oldum. Bu camiada beni ilk şaşırtan şey kamplaşmanın olmasıydı. Bir parçası olmasam da görsel sanatçılar camiasını uzaktan tanıyan biri olarak şiir camiasına girmek vahşi batıya düşmek gibiydi. Sınıf ve ideoloji çatışmaları çok sert yaşanıyor burada. Arkadan konuşmalar, yaftalamalar, iftiralar, gıybetler, küfürler, hatta bazen tehditler havada uçuşuyor. Şair camiasına kuşbakışı baktığımda demek istiyorum, sözüm meclisten dışarı. Sanki herkes birbirine ya dost ya da düşman olmak zorundaymış gibi… Belki de şiir söz konusu olduğunda öyledir. Daha önce de değinmiştim, kabul etme diye bir deyim var, çok tuhaf bulduğum. İkinci yeniyi kabul etmiyormuş, ikinci yeni sonrasını kabul etmiyormuş, şu şair bu şairi kabul etmiyormuş vs. gibi kullanılıyor. İçeri buyurulan bir kale varmış gibi, herkes de bu kalenin anahtarının kendinde olduğunu düşünüyor, merkeze karar merciine, iktidara oturmak istiyor. Devletçi, merkeziyetçi bir bakış, ya içinde ya dışında olunabilen devlet iktidarını anımsatıyor. İyi şiir, kötü şiir diye bir şey yoktur demiyorum tabii. Temsiliyeti olan şair diye bir tabir var, Osman Çakmakçı’dan duydum. Bu mantıklı geliyor kulağıma. Bir de birbirini yok sayan şairler var ve kendinin yok sayıldığını düşünen şairler. Zaman zaman bu iki gruba da girdiğimi düşünsem de ne olacaktı ki yani, milletin işi gücü var, benim şiirlerimle mi ilgilenecekler diyerek kendi kendime geçiştiriyorum konuyu…

Berlin’de yaşadığımdan da olsa gerek, birkaç buluşmaya katılmak dışında şair camiasında pek takılma şansı bulamadım. Sevip sevmediğimden emin değilim. Bu ortamlarda takılan bazı kimselerin samimi olmadığı, şair veya yazar olmaktan çok, şair veya yazar görünmekten, şair veya yazar rolü yapmaktan hoşlandığını baştan beri sezdim. Bu şairler kendi huzurlarında şair değiller, öyle iseler bile şair olma haklarını salt diğerlerinin onlara şair demesi ve biyografileri üzerinden kazanmışlar. Davranışlarının ve sözlerinin bir şaire yakışır olmasına dikkat ediyorlar. Daha az bireyselleşip, daha az öznelleşmişler, daha az gerçekler. Bu kimselere bir düşmanlığım veya kinim yok kesinlikle, çeşni gibiler. Asıl şairler birbirini seziyor gibi hissederim. Böylelikle yukarda kale analojisi ile eleştirdiğim duruma düşerek çelişkiye de girmiş oldum.

İlerde nasıl olur bilemem ama polemiklere girmiyorum. Şiirin ve sanatın dışında kalan beceriler gerektiriyor. Enerjimi şiire, düşüncelere, arayışlarıma yoğunlaştırmak daha akıl karı.

Birçok dergide şiir yayımladım, bunların neredeyse hiçbirine tam bir aidiyet hissetmedim, şiirlerimi kendimden atmak, onlardan kurtulmak için birer araç olarak gördüm onları. Onların arasında en az böyle gördüğüm ise Assolist dergisi oldu.

 

S: Şiir ortamı şöyle bir baktığın zaman kıpırtısız bir çöl haline geldi. Bir yerlerde, paralel bir evrende sanki bir şeyler oluyor, bir olaylar dönüyor ama aslında bir çölde yaşıyoruz biz şairler. Yani şiir ödülü alan bir arkadaş da ödül töreninin ertesi sabahı bizim çöle uyanınca ne düşünüyor, merak ediyorum. Toplumun bizimle bir ilgisi kalmadı. Kendi kendimizi isteklendirmezsek yazamayız. Kimse bize Ne yazıyorsun diye sormuyor. Bir şeyler okuyorsun, Ne okuyorsun diyen yok. Ali Özgür Özkarcı’nın Aranışçı diye nitelendirdiği bütün şairler için geçerli bu. Senin yaşında bir şair neler hissediyor bu ıssızlığın ortasında?

C: Mehmet Davut Özdal bir muhabbetimizde şuna benzer bir şey demişti: “Sen şimdi gidiyorsun birine yaptığın işlerle “bak bana” diyorsun. O karşındaki kişi de yanıt olarak sana “bak bana” diyor. Senin sadece işlerini göstermek istediğin kişilerin kendileri de sana sadece işlerini göstermek istiyor.” Bakanın, izleyenin, takip edenin olmadığı, böyle olmanın aşağı bir konum olarak görüldüğü, herkesin kendini sahnede baş rolde hissettiği acayip bir ortam, bu görsel sanatlarda da az çok böyle. Ben de en nihayetinde bu furyaya katılmış olsam da şiirlerimde bunun ironisi de mevcuttur.

Sık sık haklı olarak okurun olmadığından yakınılıyor. Ben baştan okurun olmadığını bilerek geldim. Bunu çok da dert edinmiyorum. Belki de yayın yönetmeni olduğum herhangi bir dergi veya yayınevi olmadığından. 160.Kilometre bana işlerimi bazı iyi şairler arasında gösterme, dışarı atma imkânı sağlıyor, bu en önemli şey. Kitabım yayınladığı anda tüm dünya şiirlerimi okumuş gibi hissediyorum, kaç adet satılırsa satılsın.

Bir de bende hala geçtiğimiz yüzyıllardan kalan “şiirlerim bugün okunmasa da gelecekte okunacak.” inancı var.  Biliyorum, sen bu inanca uzak olanlardansın. Ben ise bu inanç olmasaydı muhtemelen hiç yazmamış olurdum, sıfır. Sadece geleceğe yazıyorum. Yazdıklarımın hiçbir zaman okunmayacağı fikrini kabul etseydim, bu beynimde bir hasara yol açardı, bu kabul teknik olarak mümkün değil, yazdığım şeylerin içeriği ile de çelişiyor. Okunmayacak olsalar bile yayımlanmış olmalarından ötürü “okunma potansiyeli kazanmaları” bile yetiyor bu çelişkinin önlenmesi için.

Dünyada birçok yepyeni şey oluyor; iklim değişikliği, yapay zeka, küresel güç dengelerinin değişmesi, savaşlar, psikolojik hastalıkların, yabancılaşmanın tavan yapması, insan ilişkilerinin değişmesi, feminizim, politik doğruculuk, komplo teorileri, virüsler, gerçekliğin yarılması, sosyal medya vs. Geçmeyen bir baş döndürücülük var. Senin de bir yazında bahsettiğin gibi bilinçlerimiz geri dönüşsüz olarak puslandı. Bu devasa yeniliklere kitlenmiş, kapılmış, dalıp gitmiş çoğunluk, şiir ise eski dünyaya aitmiş gibi geliyor onlara. Çoktan kapanmış bir konu gibi, bir fosil. Durum bu. Ama yukarda dediğim gibi, bu durum hevesimi kırmıyor, şiirim bunu da hesaba katarak var oluyor.  

 

S: Senin Kafagöz dergisinin ilk sayısında, 2018 Mart’ında yayınlanan bir yazın var: Öznelerarası Şiire Giriş. Hatta bu yazıları dört yazıya kadar çoğalttın. İlk bakışta intersubjectivity bize basitçe özneler arasında geçerli bilgiyi hatırlatıyor. Yani aynı düşünceyi aşağı yukarı aynı şeyi anlayarak paylaşabilme imkânı üstüne bir kavram. Öznelerarasılık senin yazında ise şairin senin deyiminle “ben çeşitlemeleri”ne sahip olması demek. “Bence şiirin konumu burada yeni özneler ve ‘ben tavırları’ önermektir. Çünkü söz ile icra edilen her şiir konuşur ve okurken okuyucuyu konuşturur” diyorsun. “Yazılan şiirlerden konuşan “ben”lerin sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az” diye de şikayet ediyorsun. “Eğer sen de kendinin birden fazla ‘ben’e sahip olduğunu düşünüyorsan, o zaman ‘birden fazla’ şiir öznesine sahipsin demektir.” Bu yaklaşımını yazıları okumayanlar için kısaca özetler misin?

C: Öznelerarasılığın çıkış noktası, özü, şairin yazdığı metinle istese de bir olamayacağı, çünkü geldiğimiz çağda kendiliğin artık mümkün olmadığı. Bu ahlakla ilgili bir sorunsala da parmak basıyor. Kendi olamamanın ahlaksızlığı. Şair ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir persona olarak kalacaktır. Kendine çok yaklaştığını düşünse de, kendisinin ta kendisi olsa bile diğer insanlar onun samimiyetine inanmamaktadır. Şairin kendi kendine inanması ise günümüzde yeterli yakıt sağlayamıyor. Kendi olamayışını olumlayarak veya olumsuzlayarak, ya çok yoğun ya çok seyrek kendi olarak, ölçülü bir kendiliğin imkansızlığında, bu durumun bilincinde, bu durumu hesaba katarak yazılan şiire öznelerarası şiir deniyor. Organizmanın öznelerarası şiir bağlamında sık sık kullandığı yöntem, kendine inandığını zannedenlere zararlı bir asalak olarak tutunmak. Yani öteki aracılığı ile, onu yırtıp içinden geçerek gerçek olmaya çalışmak. Bu senin de alıntıladığın birinci metinde bahsettiğim tarafı. Öznelerarası Şiire Giriş 2’nin alt başlığı ise olasılıklar dahilindeki kurgular, kısaca kurgusal bile olsalar, öznelerarası geçişlerin gerçeklikle asgari bir olabilirlik bağını koruması gerektiğini savlıyor. Üçüncü metin üzerinde hala çalışıyorum. Dördüncü metnin alt başlığı şairlerarası savaş stratejileri, yayımlanmayı bekliyor. Başka şairlerle nasıl rekabetçi bir empati ilişkisine geçilebileceği tartışılıyor metinde.

 

S: Öznelerarasılık yazılarını dörde çıkardığına göre burada koyduğun ilkelere bağlılığın sürüyor. Buna manifesto da diyorsun. O zaman bana çok sorulan bir manifesto sorusunu yeri gelmişken ben de sana sorayım ki sen de bu eza cefadan mahrum kalma. Manifestolar şairin alanını kısıtlar, yeni bir şey arayan şaire yeniyi değil kısıtı getirir— özetle bu… Niye manifesto yazdın?

C: Öznelerarası şiire dair üç eleştiriyi yerinde buluyorum ve kabul ediyorum. Birinci eleştiri; (Öznelerarası Şiire Girişin ilk metnini sekiz yıl önce yirmi üç yaşındayken yayımlamış olmamı bir bahane olarak kenara ayırarak) “Öznelerarasılık” tabirini pek de yerinde, literatürdeki genelgeçer anlamıyla kullanmadığım: Öznelerarasılık kavramının altını kendi kurduğum teorik bir yapıyla doldurmuş olduğumu fark ettiğimde ismini değiştirmek için çok geçti.  Şimdi yazmış olsaydım adını ne koyardım, inan bilmiyorum, aklıma “öteki-kendilikler şiiri” gibi bir tabir geldi, biraz kasıntı gelse de kulağa. İkinci eleştiri ise öznelerarasılığın yepyeni bir konsept olmadığı. Benzer konseptler antik Yunan tiyatro yazarlarından Goethe’ye, Nietzsche’den Deleuze’e çeşitli entelektüeller tarafından ele alınmış. Çağdaş Türk şiirinde ise çok benzer bir konsepti benden önce Hayriye Ünal Eşikteki Özgürlük kitabıyla ortaya koymuş. Ben öznelerarasılık kavramının altını bu kitaptan tamamen habersiz olarak, kendimce doldurmuş olsam da kitabı görünce içimde “Tüh be, benden önce yapılmış zaten!” tepkisi uyanmadı desem yalan olur. Kitabı tamamen okumasam da göz gezdirdiğim kadarıyla benim konseptimle örtüşen birçok kısım var. Ara ara çelişkili gelen, tam kavrayamadığım kısımlar da var. Sonuç olarak öngörülü bir yapıt ve benim fikrimin temel istikametine benden önce gitmiş olduğunu teslim etmem gerekir. Üçüncü eleştiri: Sadece Öznelerarası Şiire Giriş 1’de kullanmış olduğum ”manifesto” kelimesinin, özellikle serinin sonraki yazılarının gideceği yönü öngörememiş olması dolayısıyla yanlış kullanılmış olması. Bugün olsa manifesto yerine “deskriptif manifestal metin” derdim. (Dilbilimde dilin uyması gereken kuralları ortaya koyan modellere presktiptif (önden belirleyici), dili halihazırda olduğu haliyle inceleyen modellere de deskriptif (sonradan betimleyen) deniyor.) Öznelerarası Şiire Giriş metinlerimin hepsi deskriptif’dir; Önden kural koyarak kısıtlayan, sonradan şiirlerini bu formun içinde yeşerten preskriptif bir manifesto değil de halihazırda yazılmış olan şiirlerin poetikası. Deskriptif manifestal metni poetika üst başlığının altına da alabiliriz, 8 seneden beri yazageldiğim, hala da yazdığım poetika hayatımın günlüğü.

Okuyucular haliyle neden “Manifestoyu terk ettiğimi ikrar ediyorum.” demek yerine zahmet edip yukardaki metni döşediğimi merak ediyor olabilirler. 7 sene önce yayımladığım Öznelerarası Şiire Giriş 1 metnim şu şekilde bitiyor;

Şu sıralar ve en uzun süre boyunca yazdığım şiirleri öznelerarası olarak tanımlayabilirim. Ancak manifestoların her zaman etkilerini yitirdiğini ve birer fikir olarak kaldıklarının da bilincinde olduğum için, ilerde, biraz daha farklı bir özne olduğumda bu düşünceleri veya manifestoyu önemli bulmayabilirim. Bu nedenle bu manifestoyu, hepsi gibi kendini imha edecek, başı ve sonu ile bir dönem yazdığım şiirleri kapsayan ve ardında bıraktığı fikir tortusu sebebiyle değerli bir arşiv yazısı olarak gördüğümü de belirtmek isterim.

Ya da belki son paragraf manifestonun bir parçasıdır.

Çelişkiyle kalın.

Bu son, manifestonun kendini imha etmek üzere yazıldığını, ölü doğmuş bir manifesto olduğunu kabul eder. Bu durumu baştan düşünmüştüm. Sihirbazlık, illüzyon burada gizli. Manifesto zaten terk edilmiş şekilde var olmuş ama farklı biçimlerde geri dönmüş, hem terk edilmiş hem edilmemiş, bir süperpozisyon manifestosu. Güneşin bir alçalıp bir yükselmesi dünyanın güneşin ekseninde dönmesinden kaynaklanıyor. Bu manifesto da bir reddedilip bir kabul edilerek ekseninde dönülen bir merkez olarak poetik canlılığımın sürekliliğini sağlıyor. Geri dönüşsüz olarak terk etmem zor çünkü başka türlüsünü bilmedim hiç. Terk etsem bile, bu manifestoyu terk etmiş bir özne olarak, kendi olduğuna inanmış birinin bakış açısından yazacağım şiirlerimi. Yani kim olduğumu bir türlü bilemiyorum, bildiğim zaman eksenden geri dönüşsüz çıkabilirim. Manifesto, hayatım gibi, kontrollü ve ayık kalmak için takıntılı ve şüpheli kalmak durumunda… Şüphenin kendisi olarak, devrilmeden, delirmeden, dengede gidebilen bir şizofreni, büyük bipolar devri daim, hayat dönemlerimin, karakterimin, anılarımın zamanda tekrar etmeleri, bengi dönüş, eski benini hatırlamak, bambaşkalaşmak ve öznenin zaman çizgisi üzerindeki taklaları, gidip gelmeleri… Bu da öznelerarasılığın kapsamında, hatta ta kendisi. Yazdığım şiirlere göre sürekli güncellediğim, uyarladığım bir poetika. Bağlı kalmam gereken ilkeler hissetmiyorum bu manifestoda, bir form, kısıtlayıcılık yok. Belki sadece adına bağlı kalma zorunluluğu hissediyorum biraz. Ne yazarsam yazayım bir perspektiften yazmış olacağım, kendim olarak değil. Başka poetikaları öznelerarası oluşuma entegre etme de bunun bir parçası (Şairlerarasılık). İkinci kitabımda örneğin deneyci bir şiir de var, ama öznelerarası deneyci; Deep Web’de Saklambaç şiiri.

Kendini içe dönük (introvert) olmaya zorlayan bir dışa dönüğüm(extrovert). Öznelerarasılık bir süperpozisyon oluşuyla emperyalist Amerikan kimliğine yakınsıyor maalesef. Bu sıçrama tahtasından dalışlar gerçekleştiriyorum aşağıya, dünyaya. Kendini yok edecek kadar cesur bir ateizm, tembel olmayan, boş verip salmayan… Birkaç sene süren dalışlar gerçekleştiriyorum, en dipte bir inanca çarptığımda şiir yazdığım manik bir dönem nüksediyor. En yüksekte ise bir hayal kırıklığı var. Dönemsellik çok önemli öznelerarasılıkta.

Bir şeyden vazgeçmemek için, çaresizlikten, mecburen bağlı kaldığım, kurtulamadığım kaderime yapışmış bu poetika sakızını, akıbetinden emin olmasam da şimdilik farklı ya da aynı isim altında içeriğini, özünü, sorunsallarını devam ettireceğim gibi gözüküyor.

 

S: 2020’de Kıraathane Kitap Şenliği’nde Liman Mehmetcihat’la yaptığın İki Şair Yüz Yüze söyleşisinin hazırlık metninde “Aslında ben de şiire ilk başladığımda birçok imgeci şiir yazdım ama bu ‘imgecilik kalesini’ daha fazla tutamayacağımda karar kılıp kendimi söyleyişçiliğe koyverdim” diyorsun. Hatta söyleyişçiliği tanımlarken, söyleyişçilikte “lirik ben”in kendisinin inceleme nesnesi olma potansiyeline sahip hale geldiğini söylüyorsun. Nedir bu söyleyişçilik dediğin?

C: Söyleyişçilik kelimesi söyleyiş kelimesinden, o da söyle- kökünden türemiş. O dönemde imgeci şiirlerimi, oluşmaya başlamış yeni şiir anlayışımdan ayırmak için metni yazarken uydurmuştum bunu, sık kullandığım bir sözcük değil. Fakat şu şekilde açıklayabilirim: İmgeci şiirlerde hissettiğim bir yetersizlik vardı. Bu onların sadece sessizce, düşünerek, hayal ederek okunabilmeleriydi. Sesli okunduklarında okurun kendisini de şiirin akışı ile birlikte sürükleme gücünden yoksunlardı, sanki onları benim gibi kanlı canlı bir insan yazmamış da, imge üreten profesyonel bir yapay zeka tarafından kaleme alınmış gibiydiler; Bir insandan bir insana yazıldığının bilincinden yoksun. Bu yoksunluk niye var sorusuna, söylenmiş gibi tınlamamaları, bir söyleyişe sahip olmamaları cevabını verdim. İmgeci şiire veda ederken şiirlerimi artık yazmaya değil de söylemeye başladım. Bir şiirde söyleyişçiliği artıran ögelerin başında, o şiirin hitap etmesi, sorular sorması, kelimeleri ekonomik kullanma ve biçim kaygısı gütmemesi, konuşur gibi yazması sayılabilir. Bu söyle(yiş)çilik beni yakın komşusu söyle(şi)ciliğe de götürdü. Madem hitap edilen bir şey veya kişi var, bari cevap da versin mantığıyla düşündüm. Daha sonraki şiirlerimde etkisini zayıf olarak sürdürse de ilk olarak ilk kitabımın 2.Bölüm bölümünde kullandığım bir teknik söyleşicilik. Bu cevap tiyatro eserindeki diyalog etkisinden çok, dizeler arası geçişte “lirik ben mi söyledi başkası mı söyledi belli değil” veya “üstteki dize ile alttaki dize aynı ağızdan mı çıktı belli değil” etkisi yaratıyor, başkası aracılığıyla kendi kendine konuşma, mırıldanma gibi. Diyalog ile Monolog arasında gidip gelme. Senin Hitaplar kitabındaki fikri de andırıyor. Bir farkı, hitap edilen taşınma kolilerinin de dile gelip, özneleşip -lirik benin kendisine dönüşerek- cevap vermesi. Başka bir bağlamda kullanılmış olsa da kendiyle öteki arasında seken ve hangi tarafa geçmekte olduğunu hiçbir zaman bilemediği için sentezde sekegiden bir [GDŞ] Geçiş Dönemi Şizofreni gibi.

İmgecilik kalesini şiire başladıktan birkaç sene sonra terk ettim. Yayımlamadığım on beş kadar imgeci şiirim var. Onlardaki imgelerin güçlü olduğuna hala inanırım. İmgeciliği terk etmemin sebebi, imgelerin gerçekliğe tutunamaması ve sanki hep aynı sahte varoluşçu dertten yakınıyor olmalarıydı. İmgecilikten zaten bıkmış biri olarak 160.Kilometre şairleriyle ve Parçalı Ham’la tanışmam ise bana ona son tekmeyi vurma cesaretini ve ilhamını verdi. Elimde ilk kitabımın dosyası ile 2016 ya da 2017 yılında 160.Kilometrenin kapısını çaldım. Kapıyı Ömer Şişman açtı. Ona o zamanlar neredeyse tüm dergilere hâkim olan imgeci şiir anlayışından bunalmış biri olarak 160.Kilometre şairlerinin bana rahat bir nefes aldırdığını söylemiştim. O da bana “Biz de tam senin gibi gençleri arıyorduk.” minvalinde bir şey söyledi ve o zamana kadar 160’tan çıkan tüm kitaplardan birer kopya hediye etti.

Gelgelelim ikinci kitabımdaki bazı şiirlerde, tekrardan bir çeşit imgeciliğe, başka bir yoldan, arka kapıdan meylettim. Daha ayakları yere basan, yaşanmışlıklardan, hayatımdan yola çıkarak ürettiğim anlamlı imgeler, imgeciliği terk etmeme sebep olan o boş, sözde varoluşçu dertten yakınan imgelerden uzağa düşen. İmgeciliğe karşı olmasına rağmen Parçalı Ham’ı bir çeşit “Yeni, özgün imgeler inşa etmek için sıfırdan ham malzeme toplamaya çağrı” olarak da düşünürüm bazen. O nedenle -şairin o anda bulunduğu çevreyi kolaçan etmesi için- her zaman inilebilecek bir alan olduğunu söyledim yukarda. Bana çağdaş imgelerin mümkün olduğunu gösteren şairler ise Liman Mehmetcihat ve İsmet Özel oldu. Biri simülasyon, biri de inanç, hınç ve altın çağ epistemesi üzerinden yakıt alıp ateşlenen imge dünyaları.

Yine de yeni kitabımı imgeci olarak tanımlayamam. Yetersiz bulduğum için terk ettiğim, imgeci dediğim şiir, içinde imgeler bulunan değil, tek gücünü iddiasını içinde döktürdüğü imgelere yaslayan, söylenmiş değil, yazılmış olan. İki Şair Yüzyüze’nin hazırlık metninde ise Liman Mehmetcihat’ın ikinci kitabının sonraki şiirlerine göre daha imgeci olduğunu, daha sonra üçüncü kitabına girecek şiirlerle beraber söyleyiş, ses kazandığını belirtmişim.

Lirik benin inceleme nesnesi haline gelmesi, manifestoda da belirtildiği gibi “kimim ben, kim olmalıyım?” sürecinin şiiri yazma anında temel soru olarak dümende, kontrolde veya kontolsüzlükte olması anlamına geliyor. Şiir yazarken, süreçte, oluşta, olarak incelenen lirik bir ben; gerektiğinde bir sonraki dizede, pişman olarak geri vites yapabilen, her söylediğine güvenmeyen, kendine düşmanlaşabilen, bir önceki dizelere arzu, şehvet duyabilen, onları alaya alabilen bir özneleşme, negatife-yükselme süreci. Sürekli takip edildiği, kovalandığı için, izleniyor olma aurasının negatif karesine yükselen. Daha anlaşılır ifade edersem, şiir yazmaya başladıktan sonra ilk dizelerin biri tarafından okunduğunu farz edip sonraki dizelerde bu yeni(gözlemleyen) bakış açısının koltuğuna geçmek, daha sonra da bu bakış açısını gözlemleyen bambaşka bir bakış açısına… Hangi bakış açıları -özneler- arasında gezileceği, rota çeşitleri, organizmanın duygu durumuna ve bütünde yaratmak istediği ahenge bağlı. Şiir yazarken lirik ben ray değiştirse de sahiciliği değişmiyor, son derece kendilikli (inandırıcılığın mümkün olan en yüksek derecesinde) yazıyor. Bu nedenle kesinlikle tiyatro ve sinema eserlerindeki diyalog yazımıyla bir tutulmaması gerektiğini tekrarlayayım.

 

S: İlk kitabın 2. Bölüm’den en sevdiğim şiirin Bir Uzay Dalgıcının Anısı. “Güzel şeyler aramaya çıktım bir gün, dünyadaydım” diye başlayan şiirin. Bu şiirde uzaya çıkıyorsun, uzay dalgıcı oluyorsun, ama sonra bir noktada “Sen uzayda değilsin, masa başında yazıyorsun” diye bir ses duyuyorsun. Masa başında yazan kim? Ada Pancar. Gelelim son kitabının adına: Ada Pancar. Öznelerarası şiirin son durağı neden Ada Pancar oldu?

C: Lisede narsist eğilimleri olan çok güzel bir kız vardı. Kalın fosforlu kalemlerle her yere ismini yazıyordu, başkalarının eşyalarına, kitaplarına, duvarlara… Bir kere yan yana oturmuştuk, sözlüğümü alıp ders boyunca, tek tek her sayfasına, iç ve dış kapağına ismini yazmıştı. Neredeyse bir cinsel fantezi düzeyinde hoşuma gitmişti. Tüm eşyalarımı, kıyafetlerimi, odamın duvarlarını versem de üstüne ismini yazsa diye geçirmiştim içimden. İkinci kitabımın isminin yarattığı etkiyi anımsattı bana.

Öznelerarası şiirin son durağının Ada Pancar olmasının sebebi bir tur atıp kendime gelmiş olmam. Bu son tur değil elbette. Herakleitos’un dediği gibi “Ortaktır daire çemberinde başlangıç ve son.” Başlangıç da değil yani.

Bir uzay dalgıcının anısı şiirimde masa başında yazdığım gerçeğini bilinmeyen bir sırmış gibi itiraf etmemin sebebi, konsantrasyonumun dağılması, şiirde yazdığı gibi tahayyül gücümün oraya kadar yetmiş olması, bir bağlantı kesikliği, amiyane tabirle; aklıma yazacak başka bir şey gelmedi ama şiiri bitirmek istemedim ve üst kurguya çıktım. Çaresizlikten çıkılan bu üst-kurgu (en basit anlatımıyla şiirin içinde şiir kelimesini kullanma veya yazdığını ima etme) temelde hoşlanmadığım ve başarısız da olsam tekrar tekrar kurtulmaya çalıştığım post-modern bir kolaycılık.

Fakat ikinci kitabımın isminin Ada Pancar olmasının daha derinde yatan ince bir sebebi var. Kitabın isminin yazarın ismi ile aynı olması bir aynılık, örtüşme değil, optik bir perspektif yanılgısı olarak düşünüldü. Kastettiğim şu: kitabın kapağı açıldığında bir yazarın bir de kitabın ismi için olmak üzere biri büyük biri küçük puntolu iki adet Ada Pancar yazısı karşımıza çıkmakta. Büyük Ada Pancar yazısından küçük olana doğru uzanan bir perspektif etkisi, bir optik illüzyon yaratılıyor. Biri derinde biri yüzeyde iki Ada Pancar oluşuyor. Ada Pancar ismi yazarına gönderme yapsın diye değil, ondan ayrışmayı, tıpkısının aynısı(identical) olmamayı göstermenin en güçlü yolu olduğuna inanarak koyduğum bir isim. Perspektifin kendisi olmak = Kendi kendinden uzak olmak= Derinliğe sahip olmak…

 

S: Ada Pancar’daki iki şiirinden alıntı yapıp son bir soru soracağım.  Peygamber Böceği’ ndeki “Benliğim derin bir inadın üstüne kurulmuştur / Bu inadı ağır fiziksel işkenceler dışında söküp çıkaracak bir hayat yoktur” ve Masterchef’in Taşlaması şiirindeki “Seni yememek için iki ucundan sıkıştırıp buracağım bayram şekeri seni!” gibi saldırgan öfori anlarının kitabın atmosferine hakim olmasından yola çıkarak sorum şu: Memnun musun Ada Pancar olmaktan?

C: Bazı insanlarla bir takım olumsuz olaylar yaşıyorum. Yaşadıktan hemen sonra olumsuzluğunun farkına varmıyorum. Zaman geçtikçe anıların olumsuzlukları hafızamda kaynayan virüsler gibi çoğalıyor ve kurup kurup daha da büyütüyorum onları. Unutmanın tam tersi, giderek daha net hatırlamaya başlıyorum öncesini sonrası, arka planını… Bunu yaşamış bu duruma düşmüş olamam diye. Yeraltından Notlar’da bilardo masasının yanından geçmek için kendisini omuzlarından tutup kenara çeken subaydan nasıl intikam alacağını yıllarca düşünen ana kahraman gibi işkilli, kuruntulu düşünceler. Şiirlerimin ise böyle kuruntulu düşüncelerin saldırısından, sorumluluktan muaf tutulması için özel bir yasa yürürlüğe koymuştum anlam dünyamda, ta en başında. Yani şiirlerime hiçbir zaman “Bunu yazmış olamam” demeyecektim, bir dokunulmazlık. Yargıdan, vicdandan bağımsız kalacaktı şiirlerim, kendime verdiğim bir söz olarak.

Yine de tüm şiirlerimin toplu olarak üstüme bindirdiği, ara ara hafif bir deprem gibi derinden gelen bir korku var. Gerdikçe gerdiğim bu lastiği ne zaman bırakacağım ve geri tepmesi nasıl olacak gibi bir kaygı. Bu sorunu çözmüş değilim, kaçabildiğim tek cevap bir adımın daha olduğu, ikinci adım Burak.

Belki şiirlerimden seziliyordur, bir arafta sıkışakalmış durumdayım, teolojik, psikotik bir araf. Ruh ve sinir hastalıklarına yolumun düşeceğini zannetmem, çünkü cesurum, delirmektense, önce delice şeyler yazmayı-yapmayı yeğlerim. Delirmek son çare. Hem hazır dünyaya gelmişken bireyselleşmeyi tatmadan gitmek de yazık olurdu.

 

 

Bu söyleşinin kısa versiyonu kitap-lık dergisinin 235. sayısında, Ekim 2024’te yayımlanmıştır.

 

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterPin on PinterestShare on Google+Share on LinkedInPrint this pageEmail this to someoneShare on Tumblr