“güneşli kırlarda yürürken başıma defne çelengini takarım” | Ozan Utku Akgün’den bir şiir.

NAHİD SIRRILAR  (1)

 

Edremit’in ardından yolun vaziyeti öyle fenaydı ki
otele vardığımda bu rezil başım amma da ağrıyordu,
nasıl bağlamalı, gözsüz dudaksız bir biliş göğsümü dağlıyordu.
Yatağa devrildim; gözümü kapadığımda içim yükselip duruyordu,
nasıl bağlamalı, cin taifesi çevremde bir ordu kuruyordu.
Nisan sonu epey sıcak geçmekle beraber, bu Anadolu seyahatinde
derler ya, allah belasını versin, ruh mu vücut mu üşüyordu.

 

Söyle buldun mu? Ama boş ver bunları, ben seni unuttum
önce dalağa ve her bir uzva dağılmış safrayı çamaşır gibi kuruttum.
Haykıracak nefesim kalmasa bile, ben bir ziyayım fezada üç çiçek yakarım,
nasıl bağlamalı, güneşli kırlarda yürürken başıma defne çelengini takarım.
Ama yamuk, ama emanet, ama solmuş bu çelenkle üç yüz gram erkek
ve çok daha ağır çeken kadınla un trans’ yürürüm contası gevşemiş bir tekerlek.

 

Yarın olsun Selimiye’ye bakacağım, Allah huzurunda tenasül uzvumu halıya koyacağım.
O bağışlar ve bir kadın geldi sanır belki, başında oyalı bir örtüyle gözyaşları dudaklarında.
Kadınlar iblis ve Yahudi mahallesi pansiyonlarında kucaktan kucağa geçerek
Atatürk Bulvarı’na dağılmış kıllı, terli, ayakları kocaman erkekleri seçerek
Ben sağ bakışla kadın, ve isterseniz, bir nine tek başıma yatarım yağmur gibi yağıp dinerek
Yağıyorum görmesinler diye fon perdeyi çekerek.

 

BAĞLAMAYI BIRAKIYORUM.

 

Seçim denen Abdülhamidsizliği takip etmeğe buradayım:

 

Oteldeyim; kara gözlükleri içime ürküntü veren Adnan Bey, muzaffer olurken.
Yine de alırlar mı beni zindanlara, taşaklara ayrılmış bir döşeğe yağarken.
Öyledir ki, beni en en en en dışarıda bırakır bu zafer:
Adnan Bey, o pek çıtkırıldım havasına rağmen, ne de olsa bir zamanlar çiftliğinde at binmiş, duvarına çifte çaktırmış ve toprak kavgasına karışmış adamdır. Ve de hayat denenin, yıllarca inkılap diye yutturulan palavra değil; mal mülkün sınırlarını çizmek, toprağı karelere ayırarak tahsis etmek ve bu karelerden mümkün olan en büyük payı almak demek olduğuna milletin çoğu uzun zamandır emin durumdadır. Ne de olsa –dedim ya, morfologisi aksini gösterse de- şu toprak, toprak dedikleri,  Adnan Bey’in ağzına değilse dahi ruhuna halkın kendinden saydığı bir adamcağız motifi nakşetmiştir. Ruhunun imaginasyonu bu şekilde çizilmiştir. Bir çiftlik beyidir, toprak satmışlığı vardır, elini nakite sürmüş, para saymıştır. Bana pek ürkünç görünür siyah dişli ya da dişsiz kalabalık. İnadile bir tas sudan kaçar görünürler ve kati olarak Adnan Bey’de döküntü dişlerinin hesabını soracak, haydi dahası, döküntü dişlerinden içi kalkıp yüz çevirmeyecek bir zatın suretini gördüler. İnkılapçı yani kadınsı tertibin iktisada kafasının el vermediğine kani olmalarını sağladı. İşte sonuç. Kazanan, biraz da, ruhçuların söylediği gibi Peder Bey’dir.  Ve mağlup parti, halkın gözünde, eteklerini düzeltmektedir.

 

Oteldeyim ve  yorganın altında pek yalnız, pek mahsun hissediyorum,
şu fenalık, ruh sıtması, kafamın içinde ben de kafamla birlikte dalgalanıyorum.
Odadaki -selefimden devrolmuş olması ihtimal- fevkalade hava içime içime esiyor.
Şer bir manyetizma duvardan duvara sirayet ediyor.

 

Otelciden birkaç kat daha istedim.

 

Bu manyetizmanın tesiri olacak, gözlerim yaşarmış, hafif hafif ağlamam olacak ki
ayakçı oğlan bir fare gibi odaya sızıp uyuduğumu zannetmiş olacak ki
ışığı yakmayıp bir kibrit çaktı, beni uyuyor sandı olacak ki
İşte o zaman ışığın çevirdiği çehreye  gözümden bir damla akıyor   

 

Yüzünü görmemle acayip bir mahcubiyet aldı beni:

 

Kırtipil bir amcacık uykudan uyanmış, yüzü gözü birbirine karışmış ve -aşikar- salyası akmış. Ağzı da ne fena kokuyordur diye düşünmüş olmalı; çünkü, takma dişlerim de kibrit aleviyle komodinin üstünde görünüvermişti. Bir var ol deyip eline üç kuruş sıkıştırmaya dahi cesaret edemedim. Oğlan da bir şey demeye yeltenmedikçe susup kaldık. Yorgan katlarını attı üstüme ve geldiği gibi çıktı odadan. Üstümdeki yorganları fırlatıp serinliğin vücuduma akmasına müsaade ettim. Serinledikçe ağlamak baskısı da dindi.
Sızmışım.

 

Gözlerimi açtığımda, garip, neşe içindeydim.
Derhal kahveye inip biraz peynir, ekmek aldırmaya, uzun uzun çay içmeye heves ettim.
Kafama şapka alsam mı diye düşünüp vazgeçtim
elimle ıslayıp düzelttim saçımı.
Fakat ne yapılabilir
Tamamile döküldüğünde zaten bir horoza benzer iken
üstüne karta çıktığım söylenecekti, yazık.

 

Yazık
Çok yazık
Delik deşik kendimliğime çok acıyorum

 

(Devam edecek)