“Eli kırbaç tutanlar için içi dışı bir olmak bir erdem sayılırken, adamın yegâne varoluş koşulu içini dışından başka tutabilmekti.” | Ahmet Güntan’ın yeni Çene. yazısı.

[ Kureyş’ten bir oğlan köle ile ilişki kuran bir adam getirildi. Osman sordu: “Bu adam evli midir?” “Bir kadınla evlendi, ama henüz zifafa girmedi,” dediler. Ali, Osman’a şöyle dedi: “Eğer zifafa girseydi ona recm uygulanırdı, girmediği ( bekâr olduğu ) için ona kamçı cezası uygulayın!” [ … ]  Bunun üzerine Osman, o adama tam iki yüz kamçı vurulmasını emretti. ] [1]
Yirmi yıl sonra, adam kırk beş, oğlan ise otuz yedi yaşındayken, Suriye’den güneye baharat, reçine taşıyan bir kervanda karşılaştılar. Adam öndeki devenin üstünde giden oğlanı beyaz kandurasının içini dolduran biçimli sırtından tanıdı. Uğruna iki yüz kamçı yediği bu bedeni hiç unutmamıştı. Yıllarca evinin önündeki yüksek ayaklı uzun mecliste oturup tüttürürken seyrettiği sessiz çölü dolduran yegâne hayal, kamçılandıktan sonra vazgeçmek zorunda kaldığı bu düzgün, yumuşak, kendini onu arzulayana barış içinde veren beden olmuştu. Hiç kimse ona bir daha bu kadar sorgusuz teslim olmamıştı. Bir bakışta tanıdı onu. Bu karşılaşma anının gerçekleşmesini o kadar imkânsız bir şey olarak kabul etmişti ki öndeki devenin üstünde gidenin Sevgili olması ona uzun süren kervan yolculuğunun yarattığı sanrılardan biri gibi geldi. Heyecanlanmıştı ama acele etmedi. Uzun uzun oğlanın terden beyaz kanduraya yapışmış sırt oyuğunu seyretti. Eğer izin verilseydi, yirmi beş yaşındayken sevdiği bu genç köle ile neler yaşayabilirdi— bin birinci defa bunun hayalini kurdu. Dışarıdan bakan onu devesinin üstünde giden sessiz bir adam olarak görürdü. Zihnine girme imkânınız olsaydı orada duyacağınız gürültünün dışarıda— adamın bedeninde, yüzünde, ellerinde bir iz, belirti, titreme ya da ufacık bir seğirme şeklinde bile kendini belli etmemesine şaşırıp kalırdınız. Bu, adamın iki yüz kırbaçtan sonra, doğuştan gelen bir sınıflandırma yeteneğini kullanarak kurduğu yeni sınırlar sayesinde böyleydi. İçinde esen fırtına bedenine asla yansımıyordu. İçinin bittiği yerin hemen sonrasında dış dünya başlıyordu, arada bir geçiş, bir sızıntı yoktu. Eli kırbaç tutanlar zekiydi, beden hareketlerinden zihninden geçen her şeyi okuyabiliyorlardı, kendini sızıntısız bir heybede saklamayı öğrenmişti. Bunun için artık fazladan bir irade gerekmiyordu. İçi ile dışı arasındaki yeni sınırları belirlediği ilk günlerde gözleri zihninin dışarı sızdığı tek yoldu. Birkaç kez bu yüzden tehlike atlattı. Sonra gözlerindeki ışığı da yok etmeyi becerdi. Artık iki kişiydi. Eli kırbaç tutanlar için içi dışı bir olmak bir erdem sayılırken, adamın yegâne varoluş koşulu içini dışından başka tutabilmekti. Bunu başardı ama gittikçe yalnız kalmayı seven biri oldu. Akşam ailesiyle yemek yedikten sonra evden çıkar, kapı önündeki yüksek ayaklı meclise oturur, bir yandan tüttürür bir yandan hiç kımıldamadan saatlerce geceyi, yıldızları, ay ışığında çöl akasyalarını seyrederdi. Karısı ona çay getirdikten sonra yatar, uyumadan önce bu iyi kalpli adamın dışarıda saatlerce taş gibi kımıldamadan nereye baktığını merak ederdi. Hatta bazen kocasının çölde bu kadar uzun seyredilecek ne bulduğunu anlamadığı için çölü kıskanırdı. Adam eli kırbaç tutanlardan uzakta, karanlığa sığınarak dünyada bir beden içinde var olduğunu unutur, başka bir dünyaya geçer, iki kişi olmaktan çıkar, tek bir kişi olup bir zamanlar uğruna iki yüz kırbaç yediği köleyi hayal ederdi. Şöyle düşünürdü:
Birlikte geçirdiğimiz o üç gün üç gecede aramızda bölüşülen şey neydi? Yüzünü bana dönüp kucağıma oturduğunda, yanımızda bizi birbirimizden ayıracak hiç kimse olmadığından, uzun uzun birbirimizin gözüne bakmış, birbirimizin içine girmiştik. Ben senin gözlerinden girip bedenine aktığımda içeride oraya girebilen ilk insan için— benim için o güne kadar saklanmış bir cevherin parlaklığı ile kendimi ağırlıksız hissetmiş, hep o anı yaşamak için bu yaşıma geldiğimi, gökyüzünün merkezinin senin içinde olduğunu keşfetmiş, bu keşifle dışarı çıkıp gözlerine bu keşfimin müjdesini vermiştim: İçin gökyüzüyle dolu.
Sırtı dönük Sevgilinin devesinin yanına başka bir binici geldi. Binici Sevgiliye bir şey söyledi. Sevgili yüzünü yana— biniciye döndü, aniden esen başına buyruk bir rüzgâr Sevgilinin kefiyesini uçurdu. Adam bu küçük rüzgârla yana doğru açılan kefiyenin altından Sevgilinin yüzünü gördü. Sevgilinin içindeki el değmemiş gökyüzünden yansıyan çocuksu ifade yirmi yıldır hiç değişmemişti. Kendini dünyaya henüz açmamış güzel erkeklerin yüzündeki masum derinlik orada duruyor, hâlâ adamı bekliyordu. O derinliğin üstüne kapanan kapının hiçbir zaman açılmayacağını bilmek adama üzüntü verdi. Eli kırbaç tutanlar her yerdeydi. Onlara güvenmemeyi öğrenmişti. Eli kırbaç tutanların ağzından çıkacak rahatlatıcı bir vaadin bile yanlış bir ağızdan çıktığı için asla gerçekleşmeyeceğini artık biliyordu.
Adam kafasında beliren sorulara verdiği cevapların birbiriyle çelişkisizce ilintili olduğu noktaya kadar Sevgiliyi seyretti. Aralarındaki bir deve boyu uzaklığı korudu. Bu uzaklık bile o an bütün cevapları birbiriyle ilintili kılan küresel duygunun korunması gereken bir parçasıydı. Her şey uzun süre sessiz coşku küresinin içinde var olmaya devam etti. Çuvallardan yayılan baharat kokusu, altına sığınacak bir çatı bulunmayan bomboş çölde, devecilerin içinde yan yana yaşadığı kimyasal bir mekân yaratıyordu. Kokunun dışına çıkan, mekânı terk etmiş oluyordu. Sonra cisimlerin hareketlerini kontrol eden rahmani bir akış, adamı Sevgili ile yan yana getirdi. Dönüp birbirlerine baktılar. Sevgili adamı gördü. Gözler gökte iki bulut gibi çarpışarak birbirinin içine girdi, yola tek bulut olarak devam etti. İkisini de içine alan duygudaşlık o kadar her türlü zihinsel soruşturmadan kurtulmuş, iyilik dolu bir duygu durumuydu ki insanın bir kutsallık tarafından yaratıldığına inanan herkes, biraz tartıp düşünse, bu duygudaşlığa verilen kırbaç cezasını anlamsız bulurdu. Gözlerin birleşmesi kısa sürdü, sonra başlarını önlerindeki yola çevirdiler. Ama çoktan tek bulut haline geldiklerinden çıkmayan seslerle konuşmaya başladılar.
Seni çok özledim.
Benim olsaydın, ama benim olduğunu herkes bilseydi.
Benim o beklentim hiç geçmedi.
Bekle.
Belki, gelecekte.
Belki bizi cezalandıranların ceza yetkisini aldıkları Hükümdar bizimle yüz yüze kaldığında.
Bizi ayırarak sonsuza kadar birleştirdiler.
Seni çok özledim.
Çocuğun var mı?
Üç tane.
Beni köle olarak girdiğim ailenin hanımı koruyor.
Ayrılık çilesini çektiğim yer öyle ışıksız ki bunun sonunun ışığa vardığını öyle anlıyorum.
Böyle bir karanlık aydınlık olmadan anlam bulamaz.
Bizi ayırarak benim var olmam için seni zorunlu kıldılar.
Sonra cisimlerin hareketlerini kontrol eden o rahmani akış onları başta yan yana getirdiği gibi aniden ayırdı. Zaten dışarıdan bakan yabancı bir göz için bu buluşma rastgele yan yana düşmekten başka bir şey değildi. İçeridekinin dışarı yol bulmaması bu iki erkeğin hayatta ustalaştıkları bir eylemdi. Kazara ufak bir dokunuşun, kısa bir göz göze gelişin bu kadar aşırı uyarılmış bir doluluğa sahip olabileceğini, develerin sırtında oradan oraya dolaşan bu eli kırbaçlılar arasından hangisi bilebilirdi? Bodur akasya ağaçlarının arasından beyaz bir deve çıktı. Beyaz deveyi fark eden kalabalık heyecanlandı, herkesi onu yakalayıp sürüye katma heyecanı sardı. Adam çıkmayan sesle konuşarak beyaz deveyi uyardı. Kaç dedi, Bunlar seni yakalar. Beyaz deve akasyaların arasına kaçtı, sonra durdu, onu işe yarayan bir göreve hapsetmek isteyenlerle arasındaki uzaklığa— uzayan çöl boşluğuna baktı. İçinden gelen dürtünün yenilmezliği sayesinde artık kimsenin peşinden koşup onu yakalayamayacağını anladı. Yeter ki hep aynı uzaklığı korusun, baharat kokusunu duymayacağı uzaklıkta olsun. Beyaz deve boz develileri uzun uzun takip etti, arkalarından uzun uzun seyretti. Bizi izleyen sessiz hayvanların yaptığı gibi insanlık durumunun haritasını çıkardı. Ama develer bizimle konuşmadığı için o insanlık haritası orada— beyaz devenin zihninde paylaşılmadan kaldı.
[1] Aktaran Halit Erdem Oksaçan, Sultanlar Devrinde Oğlanlar, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2014, 24. sayfa